29 Mart 2008 Cumartesi

Amerika'da Neler Oluyor?

Su siralar sanirim dunyadaki pekcok insanin kafasini kurcalayan bir soru olsa gerek: Amerika'da neler oluyor? Dolar tepetaklak dusuyor, ekonomi goctu gocecek, ekonomik durgunluk (recession) oldugunu herkes kabul ediyor da acaba tumden gocecek mi (depression) diye herkes beklesiyor. Sahi gercekten neler oluyor?

Ey Azizan! Simdilerde pek kimse kendisinden bahsetmese de eskiden bir Erbakan Hoca vardi. Hocam, mubarek, dunyayi ikiye ayiriyordu: Adil duzen ve faizci duzen. Sonra da dunyanin basina ne geliyorsa bu faizci duzen yuzunden gelir derdi hep. Simdi olanlara bakinca insanin kendi kendine "Acaba Hoca'nin hakki mi vardi?" diyesi geliyor.

Efendim kisaca anladigimi sizinle paylasayim. Daha iyi bilenler varsa onlar hepimizi aydinlatsinlar, hep beraber toplu anlama eylemi gerceklestirelim.

Turkiye'de son birakac senedir cok lafi edilen Morgıç Amerikan gavurunda ev almak icin hemen hemen tek yontem. Insanlar biriktirip harcamak aliskanligindan vazgecip, harcayip sonra faiziyle odemek aliskanligini edindikten beri ev fiyatlari almis basini gitmis, tutabilene askolsun. Su fakirin oturdugu ev San Diego vilayetinin ortalama bir semtinde ortalama bir ev. Hediyesi ev fiyatlari tepe noktadayken $600,000 dolarcik idi. Tum sorunlara ragmen hala da 550,000 den asagi etmez herhalde. Simdi bunu okuyanlar fakiri aileden varlikli sanip ic gecirmesinler, biz sadece el kapisinin kiracisiyiz buralarda.

Efendim gelelim sorunun nereden ciktigina. Simdi insanlar bu kadar parayi denklestirip ev alamayacagina gore, gidip bankalarin kapisini caliyor ve faiziyle borc para istiyor. Bankalar evinin ipotegi karsiligi para dagitiyor insanlara. Borc para verembilmek icin de daha buyuk is yapan bankalardan faiziyle borc para aliyorlar. Mesela diyelim ev alan musteriye %7 faizle para veriyorlar, ama kendileri %6 faizle borc para aliyorlar disaridan. Aradaki %1'lik kisim ortada 100 milyar dolar para dondugunde ciddi bir yekun tutuyor. Bankalara para veren buyuk bankalar parayi baska yatirimcilardan aliyor. Mesela devletlerden yahut da cok buyuk sirketlerin yatirimlarindan. Mesela Cin ya da Rusya devleti gelip oraya %5 faizle para yatiriyor. Yahut da IBM, Microsoft, yahut da Wal-Mart emeklilerin parasini tuttuklari hesabi degerlendirmek icin bu bankalara yatiriyorlar parayi. Onlar da %6 faizle diger bankalara borc veriyorlar. Aradaki fark onlarin payi oluyor. Boylece kucuk ev sahiplerinin parasi birkac asamadan gecip dunyanin her yerinden geliyor.

Normalde sistem kendine gore iyi calisiyor. Mortgage genel olarak riski dusuk bir yatirim. Daha baska bir deyisle, ev sahibi olan insanlar ev sahibi olmanin dayanilmaz hafifligiyle ay basi geldiginde pasa pasa bankaya gidip borcunu yatiriyor. Normal sartlarda pek borcunu odemeyen cikmiyor. Son yillardaki sorun sistemin geri tepmesiyle alakali.

Ev alanlarin borcunu odeyip riskin dusuk oldugunu goren buyuk yatirimcilar ellerindeki cok buyuk miktarladaki parayi degerlendirecek yer bulamadiklarindan dogrudan getirip buyuk bankalara yatiriyorlar. Neticede risk dusuk, alacaklari %5 neredeyse garanti. O buyuk bankalar ellerindeki haddinden fazla parayi kucuk bankalara cok soru sormadan veriyorlar. Ne de olsa gelecek %6 garanti. Kucuk bankalar ellerindeki cok miktardaki parayi cok soru sormadan ev alanlara veriyorlar. Ne de olsa %7 garanti. Ortada para cok ama ev alan sinirli sayida insan var. Dolayisiyla bankalar arasi kredi dagitma yarisi basliyor. Onceden bir ev alacak insandan evin parasinin %20'sini cebinde getirip pesin yatirmasini bekleyen bankalar rekabetten dolayi bu miktari gittikce dusuruyorlar. %10, %5, %3, %2 derken cebinde bes kurus parasi olmayan insanlar yuzbinlerce dolar degerinde evleri satin almaya basliyorlar. Bankalar bu kadar kolay kredi dagittikca ev almayi hayalinde bile goremeyecek adamlar ikiser ucer ev almaya basliyorlar. Rivayete gore Las Vegas'taki kumarhanelerde calisan kotu kadinlarin ucer ebser evleri varmis. Talep arttikca ev fiyatlari hizla artmaya basliyor. Birkac sene once 200,000 etmeyen evler bir anda 600,000 dolara satilmaya baslaniyor.

Fiyatlar arttikca bankalar daha da kolay kredi veriyor. Zira borc alan parayi odemese ne gam, ne keder. Nasil olsa adami evden kovup ayni evi bu sefer daha pahaliya yeniden satabilirler. Parayi geri aldiklari gibi cok kisa surede ikinci defa faiz anlasmasi yapabilirler. Kisacasi bir kisir donguye giriliyor. Fiyatlar artiyor, fiyat arttikca normal sartlarda azalmasi gereken talep anormal sartlar yuzunden gittikce daha da artiyor. Veee....

Bir noktaya geliyor, fiyatlar artik ulasilmaz seviyeye geliyor. Ortalama bir ev fiyati 600,000 demek Turkiye'den cok ucuk gorunebilir de Amerika'dan bile dudak ucuklatacak bir rakam. Insanlar ev aliyor, aliyor alamaz oluyorlar. Sonra hani ne demisler atalar "Borc yiyen kesesinden yer". Her kemalin bir zevali oldugu gibi her borcun bir geri odemesi var elbet. Hani biraz once normal sartlarda ev almayi ruyasinda goremeyecek adamlar ev aldilar demistik ya. Iste o adamlar borcunu odeyemiyor. Banka evlerine el koyuyor, veee... Ev satilmiyor tabii. Iki odali 90 metrekare bir apartman dairesine 400,000 dolar vermenin garipligi ortaya cikiyor. Bankalar sikintiya giriyor. %7 geri gelmiyor. Zora giren bankalar duruyorlar, duruyorlar, duramiyorlar. Iflas bayragini cekiyorlar.

Bankalara kim para vermisti? %6'cilar. Hmm, galiba onlarin da parasi geri gelmiyor. Bekliyorlar, bekliyorlar, bakiyorlar, gelen giden yok. Isler kesat, onlar da iflas bayragini cekiyorlar.

Buyuk bankalara kim para vermisti? %5'ciler. Onlar kimdi, buyuk sirketlerin emeklilik fonlari, cok buyuk yatirimcilar, hatta devletler. Iflas etmeseler de onlar da zor gunler gecirmeye basliyorlar. Bunalim oluyor, sikinti oluyor.

"Peki ama, ey garip adam, neden dunya etkileniyor bundan?" dediginizi duyar gibi oluyorum. Efendim, dedik ya faizci duzen globallesen dunyada sinir minir tanimiyor. Turkiye'ye sicak apar girdi, soguk para cikti, mesrubat icti kacti hikayeleri hergun gazetelerde cikiyor zaten. Turkiye'ye bir gunde giren cikan para elbet baska memleketlere de isik hizina yakin hizda girip cikiyor. Amerika'ya yatirimlar ben deyim Avrupa'dan, siz deyin Cin'den, Macin'den geliyor. Dahasi ayni duzen Ingiltere'de, Kanada'da, hatta Avrupa'da da aynen isliyor. Insanlarin morgic morgic diye gozlerinde buyuttukleri duzen yillar yili "medeniyyet denilen tek disi kalmis canavar"in son dokulen dislerinden. Amerika'da olan belki daha kucuk boyutta da olsa her yerde yasaniyor.

"Peki ama tum ekonomi neden gocuyor?" derseniz onun da cevabi var elbet. Efendim, dedik ya para aslinda cok farkli yerleden geliyor morgic duzenine. Buyuk sirketlerin yatirimlarindan tutun da nereye el atsaniz para morgic icin giriyor olabilir. Bu bir. Ikincisi bu ev sahipleri gokten zembille inmis insanlar degil elbet. Onlar da toplum icinde yasayan insanlar, onlar da ev bark, coluk cocuk sahibi vatandaslar. Komsulari, arkadaslari, analari, babalari daha bilmem neleri var. Bir kere bu morgic hadisesinden dogrudan etkilenen insanlar zaten milyonlarca fert. Dusunun bir kere, borcunuzu odeyemediniz diye banka gelse sizi evden atip evinize el koysa kendinizi yeni araba, buz dolabi, camasir makinesi, bilgisayar alacak modda hisseder misiniz? Peki ya tatile cikip para harcar misiniz? Cocugunuzu ozel okula goderir misiniz? Yemek yerken pirzola mi bulgur pilavimi once akliniza gelir? Hmm, ben de oyle dusunmustum.

Dahasi, oglunuz, kiziniz, arkadasiniz, akrabaniz, komsunuz ayni anda bu durumlara duserken sizin icinizden alisveris yapmak gelir mi? Allah sizi inandirsin, ferdiyetciligin doruk noktasi Amerika'da bile insanlarin icinden gelmiyor. Peki ama sonuc ne oluyor?

Efendim, camasir makinesi satilmayinca camasir makinesi fabrikasi isci cikariyor. O isciler issiz kalinca araba alamiyorlar haliyle. Araba satilmayinca lastik fabrikasi yeni yaptirmak istedigi fabirka duvarini bir sene erteliyor. Duvar utasi issiz kalinca aksam pizza yemek yerine iki yumurta kiriyor. Isleri azalan pizzaci oglunu okula arabayla birakmak yerine otobusle gonderiyor. Benzinlikte calisan, daha dogrusu calisamayan Hintli cocuk yemegine daha az kori tozu koymaya basliyor. Ve boyle zincirleme bir reaksiyon gidiyor, sonunda ekonomi zora dusuyor. Tek sorun insanlarin kafasina bir belirsizlik, bir guvensizlik, bir bunalim olmasi.

Bunlar neden oldu demistik? Ha, Erbakan Hoca'ya hakvermistik galiba.

Peki ama aslinda gercekten enden oldu bunlar? Insanlar bu kadar mi basiretsizdi? Bu kadar mi ortada olan sorunu goremediler?

Iste o noktada insanin aklina baska birsey geliyor: "Alma mazlumun ahini, cikar aheste aheste"

14 Mart 2008 Cuma

Yenilenebilir Enerji Kaynaklari

Dunyada petrol ve diger enerji kaynaklari hizla tukeniyor. Aslina bakarsaniz petrol, dogal gaz, komur ve benzeri fosil yakitlar Allah'in bize bir defaya mahsus verdigi buyuk nimetler. Yuzlerce milyon yildir yerin derinliklerinde duran petrolu insanoglu acgozluluguyle cekip cikardi ve savurganca israf etti. Amerika'ya bir kez gelen bir insan ne demek istedigimi daha iyi anlar herhalde. 300 milyonluk ulkede 200 milyondan fazla araba var. yani yetiskin herkesin arabasi var bu ulkede. Daha kotusu herkes her gun daha buyugune heves ediyor. Sanki marifet gibi kocaman SUV'lere binip tek kisi dunyanin benzinini israf ediyor. Isin en kotu tarafi da dunyanin geri kalan kismindaki herkes de filmlerde gordukleri bu hayat tarzina ozeniyorlar. Sonuc: tukenmek uzere olan petrol kaynaklari ve surekli artan tuketim ve talep.

Enerji elbette sadece arabalarda tuketilmiyor. Enerji santrallerinden sanayiye pekcok yerde petrol cokca tuketiliyor. Kimya sanayiinde hammadde olarak kullaniliyor mesela. Kullandigimiz plastikten ilaclara kadar hersey petrolden yapiliyor. Duzgun kullanimasi halinde yuzlerce, hatta binlerce yil yetecek kadar petrol vardi dunyada. Ama biz acgozlu insanlar onu 150 senede tuketmeyi basardik. Ustelik de cevre kirliliginden nesli tuknen hayvanlara, global isinmadan kulturel yozlasmaya pekcok kotu sonucuyla birlikte.

Bati dunyasi artik kendilerine bir cikis yolu ariyorlar. Basta Avrupa olmak uzere pekcok ulke alternatif enerji kaynaklarina yoneliyor. Alternatifler de daha cok yenilenebilir enerji kaynaklari olmasina calisiliyor.

En yaygin insa edilen yenilenebilir enerji santralleri ruzgar enerjisiyle calisanlar. Bu kadar yaygin olmasinin sebebi oldukca basit ve zaten iyice oturmus bir elektrik teknolojisiyle ucuza cok miktarda enerji elde edilebilmesi. Ruzgar yerden yukari ciktikca daha kuvvetli esiyor. Onun bir bir direk dikiliyor ve tepesine 2 MW'a kadar gucte bir motor ve bir pervane takiliyor. Iste size bir elektrik santrali. Kotu haber, ruzgar cani ne zaman isterse o zaman esiyor. Kontrolu mumkun degil. Yil icerisinde baharda, gun icerisinde gece daha cok esiyor. Esmezse elektrik yok.

Bir diger enerji kaynagi gunes enerjisi. Temel olarak iki turlu teknoloji var. Birincisi gunes isinlarini bir yerde yogunlastirip isisini topluyor ve bu isiyi sonra su ya da yag gibi bir akiskani isitip buharlastirarak buhar gucuyle elektrik uretiyor. Ikinci teknoloji Fotovoltaik gunes panelleri. Burada silikondan yapilan ozel devrelerle gunes enerjisi dogrudan elektrige cevriliyor. Bu ikinci tur teknoloji birinciye gore daha pahali, ama daha verimli calisiyor. Gunes enerjisinin kotu tarafi sadece gunduz kullanilabilmesi. Hava karardiysa, ya da mevsim kissa, yahut da gunesin yuzunu cok gostermedigi bir yerdeyseniz, gunes enerjisi kullanamiyorsunuz.

Dalga enerjisi kullanarak elektrik ureten santraller de var. Bunlar denizdeki dalgalarin getirdigi suyu toplyarak ya da denizdeki akintilardan faydalanarak enerji uretiyorlar. Ama dalgalar da ruzgar ve gunes enerjisi gibi sadece belli zamanlarda kullanilabiliyor. Surekli bir enerji saglamak mumkun degil.

Turkiye'de cok kullanilamasa da gel-git enerjisinden faydalanarak enerji uretenler de var. Buradaki temel mantik sular yukseldiginde suyun onune set cekip kapatiyorsunuz. Sonra sular cekilince havuda biriken bu suyu yavas yavas salarak enerji elde ediyorsunuz. Kontrolu daha kolay ama cok buyuk bir alanda buyuk yatirim gerektiren bir proje bu. Ustelik de dunyanin her yerinde gel-gitler ayni sekilde kendini gostermiyor.

Baska bir cok teknolojiler yaninda bir de jeotermal kaynaklar var. Bu da kisaca yerlatindaki cok sicak sulari yuzeye cikarip buhar gucuyle elektrik uretme esasina gore calisiyor. Turkiye sicak yeralti sulari acisindan oldukca zengin bir memleket. Dunyanin toplam bilinen sicak su kaynaklarinin %8'i Turkiye'de. Ege bolgesinde bu kaynaklar daha fazla ve birkac tane de halen calisan jeotermal santral var. Denizli Kizilkaya'daki santral yerden cikan 250 derecelik buhar gucuyle calisiyor. Suyun o kadar sicak olmadigi yerlerde ise isitma amaciyla kullanilabiliyor. Edremit'ten Yerkoy'e bircok il ve ilcede sicak yeralti sulari isitma amaciyla kullaniliyor. Eger bilinen kaynaklar su anki ekonomik degerlere gore degerlendirilirse, Turkiye'nin elektrik ihtiyacinin %5'ini ve isinma ihtiyacinin %30'unu karsilayabilecek seviyede. Yeni kaynkalar arastirilir ve bulunursa bu miktar daha da artabilir.

Jeotermal kaynaklarin en onemli ozelligi surekli ayni seviyede enerji uretebilmesi. Bir baska deyisle yerden cikan su yaz kis, gece gunduz ayni miktarda ve ayni sicaklikta cikabiliyor. Ustelik hicbir yakit vs gerektirmediginden isletme maliyetleri son derece dusuk. Diger enerji kaynaklarina gore son derece buyuk bir avantaj. Surekliligin saglanmasi icin yerden cekilen suyun acilan kuyular vasitasiyla yeniden yeraltina enjekte edilmesi gerekiyor.

Eger Turkiye sahip oldugu jeotermal kaynaklari degerlendirirse elde edilen enerji iki tane Mavi Akim projesinin getirdigi gaza esdeger. Hem de ciddi hicbir isletme maliyeti olmadan, yakit parasi odemeden. Jeotermal kaynaklarimizi degerlendirme zamani artik.

09 Mart 2008 Pazar

Turkiye Nasil Bir Markadir?

Son zamanlarda cokca duydugumuz laftir: Dunya kuculdu, global koy oldu. Peki ama bu nasil birseydir? Bunun dunyada yasayan bizler ve ozelde de Turkiye ahalisi uzerinde etkileri nelerdir?

Her sirketin hedefledigi belirli bir pazari vardir. Kendi pazarinda satilmak uzere urunler ve hizmetler gelistirir. Kendi pazarinin disina cikmaz. Mesela Mercedes bir araba markasidir. Mercedes sirketi araba isinden anlar ve o isi iyi yapar. Normal sartlarda piyasada Mercedes marka bilgisayar ya da ekmek yahut havayolu sirketi goremezsiniz.

Globallesen dunyada devletlerin de markalari ve piyasaya sunduklari belirli urunler vardir. Her ulke belli bir marka sahibidir aslinda. Mesela yuksek teknoloji deyince akla Amerika gelir. Herkesin kullandigi bilgisayar programlari Amerika'dan dagitilir dunyaya. Microsoft, Google, Oracle hep Amerikan sirketleridir. Amerikalilar baska alanda da iyidir. Ama teknoloji Amerikalilardan sorulur. Ayni sekilde hassas muhendislik isleri Almanlardan sorulur. En ince isleri yapan aletleri, makineleri Almanlar ve biraz da Italyanlar yapar. Is makineleri normal sartlarda Brezilya'dan gelmez mesela. Ama dunyanin en egzotik, en balta girmemis ormanlarini barindiran, en ilkel kabilelerin yasadigi yer enresidir desek, Afrika yaninda pekcogumuz Amazon ormanlari diyecektir. O Brezilya'dadir mesela. YA da cogumuz oyle dusunuruz. Halbuki en az onun kadar egzotik, balta girmemis ormanlari ve kimseyle muhatap olmayan yerli kabileleri olan baska bir ulke Endonezyadir. Ama endonezyanin markasi o degildir.

Pekdok ulkenin belirli bir marka politikasi vardir. Devlet politikasi oalrak bunu benimserler ve korurlar. Japonlar sozgelimi elektronikte cok iyidirler. Bunu korumak icin Japon sirketleri urunlerini once ic piyasaya sunarlar. ORada iyice gelistirip olgunlastirdiktan sonra dunyaya satmaya baslarlar. O yuzden gazetelerde gordugumuz pekcok teknolojik urun Japonyada cikar ama dunyaya yayilmasi birkac sene surer. Cunku dunyaya satilan bir Japon elektronik urunun kotu olmasi Japon markasina zarar vereceginden hazirlanmak zorundadirlar.

Cin uretimde cok iyidir. Dunyanin hangi gelsimis ulkesine giderseniz gidin urunlerin pekcogu Cin menselidir. Bilgisayardan ampule, mobilyadan araba yedek parcasina pekcok urun orada yapilir. Markalari, modelleri, teknolojileri o kadar onemli degildir. Ama Turkiye'de bile elinize alacaginiz en basit urunler dahi Cinli bir iscinin elinden gecmistir.

Hindistan ote yandan yazilim sektorune oynamaktadir. Tum buyuk yazilim sirketlerinin Hindistan'da ofisleri vardir. Ofisi olmayanlar orada bir sirketle anlasip programlarini orada yazdirirlar. 1960'larda baslayan hazirliklarin neticesidir bu ve su ana kadar da son derece basarili gitmektedir.

Avrupa'da tatile gidecekseniz gidilecek yer bellidir: Paris degilse Yunan adalaridir gidilecek yer. Isvicre'de tatile gitme hayalleri kurulur ama belki onun kadar guzel Munih'e gitme hayalleri kimse kurmaz. Ote yandan dunyanin alternatif enerji kaynaklari uzerine arastirmalar ve uygulamalar gelistiren merkezi Munihtir. Devlet politikasi oalrak Almanlar bunu yillar once benimsemistir. Onumzudeki yillarda bunu daha cok duymaya baslayacagiz.

Peki ama Turkiye'nin markasi nedir? Turkiye kendini dunyaya nasil sunuyor?

Turkiye'nin de devlet oalrak, ulke olarak bir marka politikasi olmak zorundadir. Hatta bolgelerin, sehirlerin de birer marka politikasi olmalidir. Kendi imkanlari dahilinde bir marka politikasi belirleyip bir anda hersey olmaya calismadan oraya yogunlasmali ve sabirla bunu gelistirmeye calismalidir. Bir tane olmasi da sart degil. Birkac tane buyuk plan, cokca da kucuk planlar olabilir. Ama plan olmak zorundadir. Kismen uygulanan planlar mevcut aslinda. Mesela turizm oldukca onem verilen bir alan ve kotu de degil. Ama bunun yaninda baska planlar da olmalidir. 70 milyonluk bir ulkeye ancak bu yakisir.

Mesela Turkiye'de cok kucumsense de tarim Turkiye icin ciddi bir potansiyel hala. Dunya'da, ya da hic degilse Avrupa'da "Meyve alinacaksa Turkiye'den alinir" ya da "Dunyada en iyi bal Turkiye'den cikar" gibi bir marka neden gelistirilmesin? Tabii bunu babadan kalma usullerle degil de bilim ve fen isiginda muasir medeniyet seviyesinde yapmak lazim. Teknoloji'nin imkanlarini kullanarak ve dahasi arastirmalarini kendimiz yaparak. Amerika'da yapilan yayinlari kopyalayip adina tez diyerek degil de hakikaten arastirmalar yapip kendi topragimizi, cicegimizi iyi taniyarak. Kimseye muhtac olmadan, kimseye karsi asagilik kompleksine girmeden.

Mesela Turkiye bir ulasim merkezi olabilir pekala. Hailhazirda zaten varolan bu durum daha da gelsitirilebilir. "Orta dogudan, Orta Asya'dan Avrupa'ya giden mal bizden gecer" diye bir politika ve buna bagli bir marka olusturulabilir. Bunun icin altyapi hazirlanir, limanlar, hava alanlari, otoyollar, demiryollari yapilir. Sektore hizmet verecek altyapi hazirlanir. Buyuk bir sektor olur. Uc gunlu politikalarla degil de 20-30 yillik planlarla yapilirsa ancak basariya ulasilir.

Mesela Turkiye bir kongre merkezi olabilir. "Dunyada hangi kongre yapilacaksa Istanbul'da yapilir" gibi bir marka olusturlabilir pekala. Gerekli salonlar, oteller, ulasim imkanlari planlanir ve 10 senede Istanbul dunyanin kongre merkezi olabilir kolaylikla.

Mesela "Dunya'da en ucuz ve en kaliteli saglik hizmeti Turkiye'de verilir" diye bir politika gelistirlebilir. Kimse begnmese de Amerika'da yasayan herhangi bir kisi size Turkiye'deki saglik hizmetlerinin cennetten cikma oldugunu soyleyebilir. Turk doktorlarin dunyanin hic bir yerindekilerden daha asagi olmadigini soyler size. Paranla rezil olmanin nasil oldugunu ancak buralarda yasayanlar bilir. Yari fiyatina 5 kat kalitede hizmet veren hastaneler kurulabilir pekala Istanbul'da, Ankara'da, Kayseri'de. Diyarbakir'da. Orta Dogu'nun, Avrupa'nin zenginleri icin cok kaliteli hizmetler verip Turkiye'yi dunyanin saglik cenneti haline getirebilir pekala.

Mesela "Dunyanin kaplica merkezi Turkiye" gibi bir marka olusturulabilir pekala. Dunyanin cok az yerinde var olan kaplica imkanlari Turkiye'de var. Bunu hem ic piyasa hem dis piyasa icin degerlendirmek cok da kolay aslinda. Yeter ki boyle bir politika gelsitirilsin ve calisilsin.

Sahi Turkiye'nin dunyadaki markasi nasil bir marka bugun?

07 Mart 2008 Cuma

Turkcede Organ Isimleri ve Kelimelerin Kokleri

Coktandir fakirin kafasini kurcalayan bir mesele var. Turkcedeki organ isimleri hep biriyle alakali. En azindan kafiyeli. Acaba neden ola diye merak edip dururum nice zamandir. Ustelik bu fakir Ankara'da dogmus buyudugu, Turkce'nin "koylu lehcesi" diye kucumsene kucumsene unutulmaya yuz tutan guzel ayrintilarini hicbir zaman ogrenmedigi halde bu durum dikkatini cekiyor. Acaba Anadolu'nun degisik yorelerinde koylerde kullanilan organ isimleri ne kadar fakiyelidir?

El, kol, dil, bel
Ayak, bacak, kulak, kucak, dudak, yanak, parmak, tirnak, dirsek, böbrek, yürek, bıyık, topuk (burada sanki -ak/-ek/-uk seklinde bir ek var gibi duruyor)
Baş, kaş, diş, döş
Alın, burun, karın, beyin, (acaba "yalin ayak"taki yalinin bununla alakasi var midir?)

Bir de hayatin en temel ihtiyaclarini gosteren kelimelerin en basit sekilde soylenen kelimeler oldugunu dusunmusumdur hep. Gozunuzun onune Orta Asya bozkirlarinda gocebe yasayan bir toplum getirin ve su kelimeleri dusunun:

at, ot, et, od, it, ad, su, tas, taş, aş, yel, kar, yurt, koy(un), mal, döl, ol/ul(oğul), kız, dağ, gök, yer, bit, ak, al, gök (mavi ya da yeşil renk, gök rengi manasına), şiş, bez, yün, çöp vs.

Bozkırda gocebe olarak yasayan insanlarin hayatinda var olacagini dusundugunuz diger kavramlari dusunurseniz yine cogunlukla kisa ve kolay soylenen kelimelerle karsilasacaksiniz. Eger bir kelime 3 ya da daha fazla heceliyse buyuk ihtimalle yerlesik hayata gectikten sonraki doneme ait olsa gerek.

Sahi aramizda bizi aydinlatabilecek bir etimolog var miydi?