25 Ocak 2007 Perşembe

Sony San Diego Tesislerine Bir Ziyaret İzlenimleri

Bugün Sony'nin Rancho Bernardo'daki tesislerini ziyarete gittik.

MBA yapmaya başlayınca herşeyin derslerden ibaret olmadığına karar verip sosyal faaliyetlere de ağırlık vermenin yerinde olacağını düşündüm nedense. Varsın tüm notlarım A olmasın, ne çıkar. İnsanlar işe adam alırken mezuniyet ortalaman ne diye sormuyorlar neticede.

Muhtelif milletlerden arkadaşlarla Tech Club adı altında bir kulüp kurduk UCSD Rady School of Management bünyesinde. Kulüp dediğim, bu fakir gibi 5-10 tane geek bir araya geldik, bir takım faaliyetler yapmaya karar verdik. Okulun onaynı alıp bize karışmayacaklarından emin olduktan sonra ilk adımı attık. Sony USA'in başkanı Stan Glasgow okulumuzu teşrif ettiklerinde bu fakir adamcağızın yakasına yapıştı. İlla size gelip bir çayınızı içecez diye. Garip adam ne yapsın peki demek zorunda kaldı.

Bir kaç haftalık email trafiği ve hazırlıktan sonra bugün nihayet gittik ziyarete. Çay vermediler kaba adamlar gerçi ama olsun. Gavur milleti ne anlar çaydan deyip biz işimize baktık.
Önce Sony'nin neleri içeride yaptığını, neleri dışarı havale ettiğini anlattılar. Anlaşılan o ki, mümkün olan herşeyi imkanlar ölçüsünde dışarı havale ediyorlar. Herkes gibi onlar da Çin'de yaptırıyor herşeylerini. Sadece yüksek teknoloji, Çin'de yaptırmaya kıyamadıkları ürünleri ve Amerikan pazarına hemen girmesi gereken dizüstü bilgisayar gibi ürünleri San Diego'da yapıyorlarmış. Amerika içinde birçok yerde üretim tesisleri var. Ayrıca özellikle Amerikan pazarına yönelik Meksika'da 10,000 kişinin çalıştığı tesisleri varmış.

Bize VAIO marka laptop bilgisayarların üretimini gösterdiler. 5 farklı üretim alanında elle yapılıyor herşey. Aslında otomasyon'un çok fazla olmaması bizi biraz şaşırttı. Ama yine de Amerika'da her zaman üretim görmüyoruz. HErkesin ilgisini çekti sanırım yüzlerce laptop bilgisayarın harıl harıl çalışan Hispanik işçiler tarafından imalatı.

Sonra Bir Senior VP amcamız (Rick Clancy) bize Sony'nin stratejileri konusunda bilgi verdi. Daha ziyade soru cevap şeklinde geçti aslında. Bilgisayar ve küçük elektornik aletler pazarları artık istedikleri karı getirmiyormuş. Şimdilerde LCD televizyonlar ve PS3 ve PSP gibi ürünlere ağırlık veriyorlarmış. Bir yandan Sony Pictures, Sony Music gibi yan kuruluşları güçlendirirken, bir yandan da onları diğer Sony ürünlerini pazarlamak için kullanıyorlarmış. Mesela 007 Casino Royale Filminde VAIO bilgisayar çok çnemli bir yer tutuyormuş. Yakında çıkacak Spiderman 3 filminde pekçok Sony ürünü tanıtılıyormuş. Bunun yanında bazı laptop modellerinde Sony Pictures yapımı filmler yüklü olarak geliyormuş.

Apple Ipod'un kendilerine ciddi bir darbe indirdiğini de söyledi amcam. Ayrıca Blue Ray - HD DVD rekabetinş kazanacaklarını da. Birisi kalkıp Beta - VHS savaşında da öyle demiştiniz deyince bu sefer neden kazanacaklarına dair pekçok sebep söyledi. Temel olarak artık başkalarıyla ortak çalışmayı daha iyi biliyorlarmış. Tabii görücez artık.

Çıkarken belki kenarda köşede kalmış bir Sony Walkman filan verirler diye bekledik ama elimiz boş ayrılmak zorunda kaldık. Yine de orada olmak güzeldi.

22 Ocak 2007 Pazartesi

Bir Garip Öldü Diyeler ...

Gavuristanda olmanın iyi mi kötü mü olduğuna bir türlü karar veremediğim bir yönü var: ahvalden geç haber almak. Hrant Dink ölmüş, ben iki gün sonra duydum.

Sanırım ülke olarak insanları, insanlarımızı kendimize küstürmek konusunda epeyce mahiriz. Millet-i sadıka diye anılan bir milleti çok da kısa sayılabilecek bir süre içinde Türkiye'nin başlıca düşmanları arasına sokmak kolay iş değil. Mahir olduğumuzu söyledim diye darılmayın ne olur.

Hrant Dink kimdir, bilmem. İsmini duymuşluğum var elbet. Lakin oturmuşluğum, konuşmuşluğum, yazılarını okumuşluğum yoktur. Hadiseden sonra dolaştığım internet siteleri bir garip yetim Anadolu çocuğu portresi koydu önüme. Yetimhanede büyümüş Türkiye sevdalısı bir Ermeni. Böyleleri bazı zavallıların sandığından çok çok daha fazla avr piyasada. Keşke akıl etseler.

Fountain Valley'de McFadden caddesi üzerinde Arı Market diye bir market vardı eskiden. Adnan Abi'nin Hamle Market'inde Türk usulü çay bardağı aramıştık da bulamayınca bize "Belki Arı'da vardır" diye yerini tarif etmişlerdi.

Orta büyüklükte bir bakkal dükkanı. Kapıdan içeri girince sağda bir amca dururdu. İlk gittiğimizde biraz gavurca kouştuktan sonra "Türkçe biliyor musunuz?" diye sormuştum. Gayet güzel bir İstanbul Türkçesiyle "Tabii ki" diye söze başlamıştı amca. Adı neydi bilmem. Sonradan dükkanı kapatıp toptancılığa ağırlık verdiler zaten. Alışveriş için her gittiğimizde hatır sorardık. "Allah'a çok şükür iyiyim. Siz nasılsınız?" derdi amca arkasında asılı haçlara aldırmadan. İyi olduğumuzu duyunca "Allah iyilikler versin" derdi. Türkiye'den Amerika'ya göçeli yirmi yıl oldu demişti o zaman.

California Türklerinin çokluğuyla bilinen bir eyalet değil. Şimdilerde şükür sayıca çoğaldık, bazı şeyler daha kolay. İran marketlerinde de olsa İçim peynir, Maramrabirlik zeytin, Çaykur Rize çayı gibi memleket esintileri bulunuyor çok şükür. Ama ilk zamanlar bunlar sadece Ermeni marketlerinde bulunurdu. Zaten marketi açan da Ermeniler, dikkat ediniz. Hani dedik ya Türklerin sayısı öyle fazla da değilken güllaç bile satan marketin müşterisi acep kim ola ki? Süleyman abi bir defasında "Şu Ermeniler de olmasa bu dükkan çalışmaz" demişti.

Mehmet Abi'nin patronu Ermeni. İşimiz düşüp gidince muhabbete başladık bir defasında. Annesi Antepliymiş, Lübnan'da doğmuş kendisi. Hiç Türkiye'ye gitmemiş. "Ama" dedi "Annem Türkçeyi belletti bana". Tüm muhabbet sadece Türkçe geçti tabii ki.

Bir defasında Newport Beach'e çay içmeye gitmiştik. Denize karşı muhabbet edip çay içerken yan tarafta 60'lı yaşlarında birkaç amcayla teyzenin oturduğunu farkettik. Çıkaramadığımız bir dil konuşuyorlar. Arapça değil. Farsça'ya benziyor ama o da değil. Biz kendi aramızda ne olabilir diye tartışırken içlerinden birisi söze karıştı benim konuştuğumdan daha güzel bir İstanbul Türkçesi'yle. Sonra Ermeni olduklarını anladık. Bir yandan Ermenice söylediler, karşıdan Türkçe cevap verdiler. Türkçe başladı Ermenice devam ettiler. Belli ki İstanbul'dan gelmişler.

Türkiye'den bir misafirimizi bir parka pikniğe götürmüştük bir seferinde. Ömründe ilk defa Amerika'ya gelmiş birkaç günlüğüne. Yanda kalabalık bir grup Ermeni mangal yakmış piknik yapıyor. Sonra teybe kaset koyup çalmaya başladıklarında ilk şoku atlattıktan sorna misafirimizin ağzından çıkan ilk cümle şu oldu "Amerika'da bile kurtulamadık şu Nalan'dan".

Bazı zavallılar Ermeni öldürmeyi maharet mi sayıyordu? Hem de milliyetçilik adına. Peh, güleyim bari.

16 Ocak 2007 Salı

Veni, Vidi, Vici

Türkiye'den dödüm nihayet. Bloguma yazı ekleme tarihlerime baktım da bir ayı geçmiş yazı eklemeyeli. Eh neredeyse o kadar zaman Türkiye'de kalıp bir de vakit çok yoğun geçince dostlar kusura bakmaz inşaallah.

Türkiye hem değişmiş, hem değişmemiş. Eh iki buçuk sene az zaman değil. Değişen şeyler görmek şaşırtmadı beni. Uçak Esenboğa'ya inmek için havada dolanırken baktım gece karanlığında yollar bir ayrı parlıyor. Birçok kavşak yapılmış Ankara'ya. Uçaktan bakınca bile çehresi değişik geldi.

Sonra babamla arabada eve giderken çocukluğumun geçtiği mahallelerden geçtik. Gözüme bir tuhaf göründü binalar. Sıkıntı mı desem, bunaltı mı desem. Sanırım doğru ifade şu: nefes almaya fırsat veremeyen taş yığınları. Neden bizim memlekette de evleri ağaçların arasına yapmazlar da iki bina arasındaki üç metrelik karanlığa kuruyacağı dikilirken belli boynu bükük bir kavak ağacı dikmeye uğraşırlar? Acaba sorun sadece imkan meselesi mi yoksa biz kendimize hak ettiğimiz kıymeti vermeyi bilmeyen bir millet miyiz?

Biraz dinlenip dışarı çıkınca kendi kendime daha önce hiç bir zaman demediğim birşeyi dedim "Ankara trafiğinden Allah'a sığınırım!" insanlarda bir sabırsızlık, gereksiz bir telaş. Işığın hangi renk yandığını umursayan yok ortalıkta. İki şeritli yollara zaten iki sıra parkedip gitmiş arabalara sürtmemek için arabasını sırtına alıp gidesi geliyor insanın. Bu fakir ki yalnızca gavuristana gitmeden önceki iki ayda beş bin kilometre araba kullanmışlığı var Türkiye'de, bu fakir ki gavuristana geldiğinden beri dünyanın çevresini iki buçuk defa dolanacak kadar direksiyon sallamış, Ankara'da sık sık söylendi kendi kendine "Ankara trafiğinden Allah'a sığınırım!".

Bir iş için notere gitmek vacip oldu. Muhterem pederim noterlerin devlet dairesi olmadığını, özel işletmeler olduğunu söylüyordu yolda. İçerisi boş olduğu halde, masasında boş oturduğu belli olduğu halde bir memur ablaya yaklaştık, selam verdik. Bize karşı masadan sıra alacaksınız dedi selamımıza karşılık. "Özür dileriz abla , rahatsızlık vermek istememiştik" diyecektim ama neyse dedim. Sonra karşıdaki ablaya gittik "Bir kimlik verin" diye emretti yüksek perdeden. Utana sıkıla kafa kağıdımı uzattım. Aldı baktı, "Kenara geçip bekleyin" buyurdu. Sonra benim kafa kağıdını alıp karşıdaki memur ablaya verdi ve sıra bize geldi. Neden bu işler böyle kine?

Bankaya para yatırmak lüzumu hasıl oldu. Malum fakir yıllardır gavurların bankasına para yatıra yatıra Türk bankasında hesabı kalmamış. Gidip bir hesap açtırdı. Sonra "İnternet hesabı almak için karşıdaki bayanla görüşeceksiniz" buyurulduğundan (Valla isteyerek değil) o masada oturan ben yaşlardaki memure ablamızı rahatsız ettik. Arz-ı halimizden sonra etraftaki diğer masaları tek tek süzüp bizi gönderecek bir yer aradı. Diğer masalardaki abiler bir yolunu bulup ortadan kaybolmayı becermiş olmalılar ki kimseyi bulamayıp önümüze bir kağıt fırlattı "Şunu dolduracaksınız" kelimelerini lütfetti. Formu doldurup elim titreyerek uzattım. Gözüm arka tarafta başka bir müşteriyle meşgul olan ablamıza takıldı. Önünde iki büklüm olan adamcağızı yaramazlık yapan çocuğu azarlar gibi azarlıyordu. Kimbilir hangi gaflet anında hangi yanlış soruyu sormuş olmalı gariban. Sonra benim ablaya "Sizin kredi ..." diyecek oldum, "Üst kattan soracaksınız" diye lafımı ağzımdan aşağı geri gönderdi. Sağolsun, en azından cümlemi bitirmeme bile gerek bırakmadı. Burası devlet bankası değil, yanlış anlaşılmasın. "Faizsiz kazanç" dağıtan bir "yatırım bankası". Hani şu inançlı insanların rağbet ettiklerinden. Hani bir gülümsemeyle bile olsa sadaka vermek gerektiğine inanan insnların gittikleri yerlerden. Dışarı çıkarken "Bir daha buraya gelir miyim?" diye sordum kendi kendime. Kendim bana cevap verdi: "Başka gittiğin yer bundan nasıl farklı oalcak ki?"

Bir vesileyle doktora gittim. Doktor amca bana ne iş yaptığımı sordu. Amerikanya'da yüksek yüksek (hani iki tane yüksek diplomam var ya) bilgisayar mühendisi olduğumu söyledim. Zaten ödevimi yapıp gavur icadı internetten tüm ihtimalleri araştırdığım ve dahi sorduğum sorularda, verdiğim cevaplarda tıbbi terminolojiye hakim olduğumu gösterdiğim halde bana dün köyünden gelmiş hacı emmi muamelesi yaptı. Burası Ankara'nın muteber bir özel hastanesi.

Peki ama nolacak bu memleketin hali?

Memlekette olmanın en güzel yanı bayramdı. Akrabalar geldi, dostlar geldi, ben akrabalara gittim, fakir dostlarını ziyarete gitti. Çok kimseler gördüm, çok eller öptüm, dualar aldım, dualar ettim. Yıllar sonra bayramı teneffüs ettim ilk defa.

En çok başıma gelen hadiselerden birisi kapı çalınınca nefesi tıkanan annesini babasını merdivenlerde yenmenin verdi zafer hazzıyla içeri dalan 4-5 yaşlarındaki veletlerle karşı karşıya gelmemizdi. Onlar bana baktı, ben onlara. Sonra seslendim onlara "Ya eyyühel velet, sen kimin evladısın?". En sık aldığım cevap "Babamıııınnn" olmakla birlikte bazen akledip babasının kim olduğunu söyleyenler de çıktı. Sonra aynaya koşturdum, başımdaki ak saçları saydım. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, elli ... Saydım, saydım, sayamaz oldum. Sonra orta okuldaki matematik hocamızın dilinden düşürmediği söz aklıma geldi "Her kemalin bir zevali vardır"

Ve nihayet gavuristandayım. Burayı seviyor muyum? Ne evet, ne hayır. Hem evet, hem hayır. Burada yapmacık da olsa adama selam veriyorlar. Trafikte yayalara bile yol veriyorlar. Paranın kokusunu alan doktorlar adamı kapıda karşılıyorlar. Bankada her soruya tek tek cevap veriyorlar. Üstüne sormadıklarını da anlatıyorlar. Gavuristanın da iyi yanları var.

Peki "bizim memleket"in iyi yanları yok mu? Dedik ya, akrabalar geldi, dostlar geldi, ben akrabalara gittim, fakir dostlarını ziyarete gitti. Çok kimseler gördüm, çok eller öptüm, dualar aldım, dualar ettim.

Memleket güzeldi vesselam...