12 Şubat 2007 Pazartesi

El-Hikayet üs-Seyahat İla Beled-i Vancouver


Yağmur yağıyor yağmur da başıma tane tane…

Havaalanından çıktık, kiralayacağımız arabayı almak üzere otopark içerisinde ilerliyoruz. İlk bakışta ABD’den farklı görünmüyor hiçbir şey. Sonra birden dikkatimi çekiyor. Kapıların üzerinde Amerika’daki gibi “Exit / Salida” yerine “Exit / Sortie” yazıyor. Demek Fransızca etkisi var buralarda. Demek ki etrafta Meksikalılar yok.

Arabayı teslim alıp yola çıkıyoruz. İlk anda trafikte zorlanacağımı düşünüyorum. Ama beklediğim olmuyor. İşaretler hemen hemen aynı. Trafik usulü benziyor. Tek sorun, yağmur yüzünden görüş mesafesinin daha daralmış olması. GPS cihazımızın yardımıyla oteli zorlanmadan buluyoruz. Gavurlar onu da yapmış vesselam.

Yolda giderken ilk dikkatimizi çeken şey etrafta son derece fazla Çince tabela olması. Biraz ilerleyince aralarda Vietnamca, Korece ve Japonca tabelalar olduğunu da fark ediyoruz. Bazı bölgelerde biri biraz artıyor gibi oluyor, sonra öteki göze çarpmaya başlıyor. Ama Çince hep çoğunlukta. Otele varana kadar 10 km boyunca sürekli Asyaca tabelalar. “Acaba Yanlışlıkla Çin’e mi geldik?” diye soruyor eşim. Sonradan öğreniyoruz, 1997’de Hong Kong İngiliz hakimiyetinden Çin hakimiyetine geçecek diye Hong Kong’lu Çinliler Vancouver ve havalisine göç etmişler. Genelde varlıklı insanlar olduklarından onların gelmesiyle başta ev fiyatları olmak üzere tüm fiyatlar artmış.

Otelin karşısında Safeway var. Güney Kaliforniya’da adı Vons olsa da Safeway tanıdık marka. Benim stajım vesilesiyle San Jose’de kalırken orada çok alışveriş etmiştik. Helal yemek bulabilir miyiz diye düşünürken Safeway görünce memnun oluyoruz. Yalnız alışveriş sırasında fark ediyoruz ki Kanada’da Amerika’daki kadar Yahudi egemenliği yok. Amerika’da malların üzerinde Yahudi şeriatına uygunluğu gösteren Koşer olduğuna dair bir işaret bulunur. Su dahil her malda bulabilirsiniz bu işaretleri. Helal yemek isteyenler için oldukça faydalı bir araç. Kanada’da olmaması işimizi zorlaştırıyor. 15-20 dakika boyunca yenilebilir bir ekmek arıyoruz. “Yenilebilir ekmek” de ne demek diyecekler için söyleyeyim, ekmeğe bir çok muhtemel hayvansal madde yanında insan saçı bile katıyorlar. Hem de hemen hemen tüm ekmeklerde bulunuyor bu madde: L-Cysteine. Sonunda biraz pahalı olsa da farklı unlardan yapılmış ve içindekiler yenilebilir bir ekmek buluyoruz. Mideler bayram edecek.

Vancouver köy havasında büyük şehir. Kaliforniya’dan farklı olarak yüksek binalar var çokça. İnsanlar 15-20 katlı apartmanlarda yaşıyorlar. Ama iki katlı evler de çok. Bizim oralardan farklı olarak Avrupa’daki gibi bir şehir merkezi kavramı var. Gece 10’da Downtown’da dolaşıyoruz arabayla. Sokaklar insan dolu. Ellerinde kahveleri, gençler sohbet ederek dolanıyorlar. Binaların altında dükkanlar var, çok ilginç. Sonra o dükkanlardan alışveriş de yapıyoruz. Fiyatlar çok pahalı. San Diego’dan gelmiş bizler bile elimizi cebimize atmaya çekiniyoruz fiyatları görünce. Downtown’da “Saatchi” adında bir dükkan görüyoruz. Kapısında kocaman “Since 1925” yazıyor. Ermeni olduğuna hükmedip önünden geçip gidiyoruz.

Downtown’ın hemen yanında Stanley Park adında bir parkları var. Dünyadaki en büyük şehir içi parklardanmış iddia doğruysa. Ağaçlık hoş bir yer. Körfezin karşısından şehre bakıyorsunuz parkta. Parktaki küçük dükkandan Vancouver hatırası buzdolabı süsümüzü alıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.

Vancouver bir adalar şehri de denebilir. Okyanus kenarında olması ve nehirlerin ağzında kurulması sebebiyle şehirde birçok köprü var. Stanley Parkı’nın sonundaki büyük köprüden geçip West Vancouver ilçesine varıyoruz. Burada Asyaca tabelalar sadece lüks olduğu her halinden belli restoranlarda var. Belli ki burası beyaz adamın mahallesi. Deniz kenarındaki Marine caddesinden geçip yolumuza devam ediyoruz. Malikane benzeri evler arasından geçiyoruz. Manzaralar çok güzel. Kuzeyde ne varmış, bu fakir merak eder.

İleride yol 99 numaralı şehirlerarası yola birleşiyor. Sonradan öğreniyoruz ki Vancouver’da otoyol yok. Sadece şehrin doğusundan geçen 1 numaralı yol var. Amerikadan gelen 5 numaralı otoyolun devamı. O da West Vancouver’da son buluyor. 1960’larda şehir ahalisine sormuşlar, otoyol yapalım mı diye. Yapmama yönünde karar çıkınca şehirden otoyol geçmemiş. O yüzden 99 otoyol değil. Kuzeyde önce Squamish ardından da Whistler kasabalarına gidiyor yol. Squamish denizin bittiği yer. Küçük bir kasaba. Durup benzin alıyoruz. Benzinci Hintli. Kanada dünyanın en çok göçmen alan ülkesi ne de olsa. Ve dahi dünyada yaşayan her 5 insandan biri Çinli, diğeri Hintli. Şaşılacak bir şey yok.

Whistler 2010 kış olimpiyatlarının yapılacağı bir turist şehri aslında. Dağların arasında karlı buzlu bir yer. Vakit darlığından biraz dolanıyoruz. Buz tutmuş göllerin kenarında durup fotoğraf çekiyoruz. Ve dönüyoruz. Akşam oluyor artık. Karanlığa kalmamalı.

Akşam helal yemek yiyecek yer arıyoruz. Birkaç yer denedikten sonra bir Pakistan lokantasında karar kılıyoruz. Helal yemek yenecek yerler neden hep hijyen konusunda sıkıntılı olur ki? Hani temizlik imandandı? Yoksa bizim imanımızda bir sorun mu var?

Vancouver’da Türk arkadaşlar da buluyoruz. Hepsi de çok kıymetli insanlar. Ticaretle uğraşıyor birçoğu. İçlerinde 15-20 senedir orada olanlar olsa da yeni yeni düzen kuruyorlar. İşini büyütmeye çalışıyor bazıları. Bazıları da tutunacak bir dal bulma peşinde. Vize almaya çalışanlar, yolunu tutturmaya çalışanlar. Türk pasaportu da keşke dünyanın her yerinde geçseydi. Eşim Macaristan’a gidecekti iş için. Vize gerektiğinden gidemedi. Bu Macaristan ki Mohaç meydan muharebesinden sonra 150 sene “bizim” olmamış mıydı? Şimdi giriş için vize soruyorlar. Heyhat…

Vancouver güzel şehir. Belki de gelecekte evimiz olur, kim bilir.