16 Ocak 2007 Salı

Veni, Vidi, Vici

Türkiye'den dödüm nihayet. Bloguma yazı ekleme tarihlerime baktım da bir ayı geçmiş yazı eklemeyeli. Eh neredeyse o kadar zaman Türkiye'de kalıp bir de vakit çok yoğun geçince dostlar kusura bakmaz inşaallah.

Türkiye hem değişmiş, hem değişmemiş. Eh iki buçuk sene az zaman değil. Değişen şeyler görmek şaşırtmadı beni. Uçak Esenboğa'ya inmek için havada dolanırken baktım gece karanlığında yollar bir ayrı parlıyor. Birçok kavşak yapılmış Ankara'ya. Uçaktan bakınca bile çehresi değişik geldi.

Sonra babamla arabada eve giderken çocukluğumun geçtiği mahallelerden geçtik. Gözüme bir tuhaf göründü binalar. Sıkıntı mı desem, bunaltı mı desem. Sanırım doğru ifade şu: nefes almaya fırsat veremeyen taş yığınları. Neden bizim memlekette de evleri ağaçların arasına yapmazlar da iki bina arasındaki üç metrelik karanlığa kuruyacağı dikilirken belli boynu bükük bir kavak ağacı dikmeye uğraşırlar? Acaba sorun sadece imkan meselesi mi yoksa biz kendimize hak ettiğimiz kıymeti vermeyi bilmeyen bir millet miyiz?

Biraz dinlenip dışarı çıkınca kendi kendime daha önce hiç bir zaman demediğim birşeyi dedim "Ankara trafiğinden Allah'a sığınırım!" insanlarda bir sabırsızlık, gereksiz bir telaş. Işığın hangi renk yandığını umursayan yok ortalıkta. İki şeritli yollara zaten iki sıra parkedip gitmiş arabalara sürtmemek için arabasını sırtına alıp gidesi geliyor insanın. Bu fakir ki yalnızca gavuristana gitmeden önceki iki ayda beş bin kilometre araba kullanmışlığı var Türkiye'de, bu fakir ki gavuristana geldiğinden beri dünyanın çevresini iki buçuk defa dolanacak kadar direksiyon sallamış, Ankara'da sık sık söylendi kendi kendine "Ankara trafiğinden Allah'a sığınırım!".

Bir iş için notere gitmek vacip oldu. Muhterem pederim noterlerin devlet dairesi olmadığını, özel işletmeler olduğunu söylüyordu yolda. İçerisi boş olduğu halde, masasında boş oturduğu belli olduğu halde bir memur ablaya yaklaştık, selam verdik. Bize karşı masadan sıra alacaksınız dedi selamımıza karşılık. "Özür dileriz abla , rahatsızlık vermek istememiştik" diyecektim ama neyse dedim. Sonra karşıdaki ablaya gittik "Bir kimlik verin" diye emretti yüksek perdeden. Utana sıkıla kafa kağıdımı uzattım. Aldı baktı, "Kenara geçip bekleyin" buyurdu. Sonra benim kafa kağıdını alıp karşıdaki memur ablaya verdi ve sıra bize geldi. Neden bu işler böyle kine?

Bankaya para yatırmak lüzumu hasıl oldu. Malum fakir yıllardır gavurların bankasına para yatıra yatıra Türk bankasında hesabı kalmamış. Gidip bir hesap açtırdı. Sonra "İnternet hesabı almak için karşıdaki bayanla görüşeceksiniz" buyurulduğundan (Valla isteyerek değil) o masada oturan ben yaşlardaki memure ablamızı rahatsız ettik. Arz-ı halimizden sonra etraftaki diğer masaları tek tek süzüp bizi gönderecek bir yer aradı. Diğer masalardaki abiler bir yolunu bulup ortadan kaybolmayı becermiş olmalılar ki kimseyi bulamayıp önümüze bir kağıt fırlattı "Şunu dolduracaksınız" kelimelerini lütfetti. Formu doldurup elim titreyerek uzattım. Gözüm arka tarafta başka bir müşteriyle meşgul olan ablamıza takıldı. Önünde iki büklüm olan adamcağızı yaramazlık yapan çocuğu azarlar gibi azarlıyordu. Kimbilir hangi gaflet anında hangi yanlış soruyu sormuş olmalı gariban. Sonra benim ablaya "Sizin kredi ..." diyecek oldum, "Üst kattan soracaksınız" diye lafımı ağzımdan aşağı geri gönderdi. Sağolsun, en azından cümlemi bitirmeme bile gerek bırakmadı. Burası devlet bankası değil, yanlış anlaşılmasın. "Faizsiz kazanç" dağıtan bir "yatırım bankası". Hani şu inançlı insanların rağbet ettiklerinden. Hani bir gülümsemeyle bile olsa sadaka vermek gerektiğine inanan insnların gittikleri yerlerden. Dışarı çıkarken "Bir daha buraya gelir miyim?" diye sordum kendi kendime. Kendim bana cevap verdi: "Başka gittiğin yer bundan nasıl farklı oalcak ki?"

Bir vesileyle doktora gittim. Doktor amca bana ne iş yaptığımı sordu. Amerikanya'da yüksek yüksek (hani iki tane yüksek diplomam var ya) bilgisayar mühendisi olduğumu söyledim. Zaten ödevimi yapıp gavur icadı internetten tüm ihtimalleri araştırdığım ve dahi sorduğum sorularda, verdiğim cevaplarda tıbbi terminolojiye hakim olduğumu gösterdiğim halde bana dün köyünden gelmiş hacı emmi muamelesi yaptı. Burası Ankara'nın muteber bir özel hastanesi.

Peki ama nolacak bu memleketin hali?

Memlekette olmanın en güzel yanı bayramdı. Akrabalar geldi, dostlar geldi, ben akrabalara gittim, fakir dostlarını ziyarete gitti. Çok kimseler gördüm, çok eller öptüm, dualar aldım, dualar ettim. Yıllar sonra bayramı teneffüs ettim ilk defa.

En çok başıma gelen hadiselerden birisi kapı çalınınca nefesi tıkanan annesini babasını merdivenlerde yenmenin verdi zafer hazzıyla içeri dalan 4-5 yaşlarındaki veletlerle karşı karşıya gelmemizdi. Onlar bana baktı, ben onlara. Sonra seslendim onlara "Ya eyyühel velet, sen kimin evladısın?". En sık aldığım cevap "Babamıııınnn" olmakla birlikte bazen akledip babasının kim olduğunu söyleyenler de çıktı. Sonra aynaya koşturdum, başımdaki ak saçları saydım. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, elli ... Saydım, saydım, sayamaz oldum. Sonra orta okuldaki matematik hocamızın dilinden düşürmediği söz aklıma geldi "Her kemalin bir zevali vardır"

Ve nihayet gavuristandayım. Burayı seviyor muyum? Ne evet, ne hayır. Hem evet, hem hayır. Burada yapmacık da olsa adama selam veriyorlar. Trafikte yayalara bile yol veriyorlar. Paranın kokusunu alan doktorlar adamı kapıda karşılıyorlar. Bankada her soruya tek tek cevap veriyorlar. Üstüne sormadıklarını da anlatıyorlar. Gavuristanın da iyi yanları var.

Peki "bizim memleket"in iyi yanları yok mu? Dedik ya, akrabalar geldi, dostlar geldi, ben akrabalara gittim, fakir dostlarını ziyarete gitti. Çok kimseler gördüm, çok eller öptüm, dualar aldım, dualar ettim.

Memleket güzeldi vesselam...

1 Yorum:

18 Ocak 2007 Perşembe 04:59 zamanında, Blogger nurzen dedi ki...

Yazınızı su gibi okudum. Türkiye’deki eksikliklere güzel değinmişsiniz. Siz bir de Suriye’ye gelseniz ne yazardınız? Kimbilir? Hele burada insana hiç kıymet veren yok. Hastanelere düşmektense kabre girmeyi tercih ederiz. Satıcılara derseniz: sanki biz onlara yalvarıyoruz. Bize mal satmaları için. İsteklerimizin sonu gelmezse azarı işitir bir de dükkandan kavulabiliriz de. Bunu göze alıp alış-verişe çıkmak lazım. Hatta bir gün lokma tatlısı almak istedik. Sağolsun abi elleriyle daldı. Bende niye ellerinle koyuyorsun deme gafletinde bulundum. Bir güzel fırça çekip ardından “ne yani! Ayaklarımla mı koyayım?” dedi.
Artık yeni gelenlere nisbetle her gün gördüğümüz muameleler ya da sokakların pisliği,düzensizliği normal gelmeye başlıyor.alışıyoruz. tıpkı size amerkanya’nın düzeni , evleri normal gelmeye , yaşam standardınız olmaya başladığı gibi. Yine de toprak çekiyor. Her şeye rağmen insanın memleketi dünyanın en güzel yeri…

 

Yorum Gönder

<< Ana Sayfa