10 Aralık 2006 Pazar

Bir Türk, Bir Mısırlı, Bir Pakistanlı Bir Gün ...

Bu akşam Pakistan asıllı ama kendisi de eşi de Amerika'da doğmuş bir arkadaşın evine misafir olduk. Bizden başka Mısırlı bir aile ile İranlı bir aile daha vardı. Bir de sonradan müslüman olmuş beyaz Amerikalı bir kardeşimizin kurmaya çalıştığı aile de oradaydı. İslam dünyasının birleşmiş milletlerinde gibi hissettim kendimi.

Daldan dala atlayarak güzel bir muhabbet oldu. Vize sıkıntılarından Kanada göçmenliğine nasıl başvurulacağına, "Nolacak bu Amerika'nın hali"nden herkesin dillerine ait izlenimlere kadar muhtelif konularda muhabbetler oldu.

Türkçedeki iki kelimenin daha Türkçe olmadığını bu akşam öğrendim: muz ve tabak. Araplarla ve İranlılarla her konuştuğumda bir kelimenin daha aslında Türkçe olmadğını öğreniyorum zaten. Daha önce bana alfabe kitabını gösteren bir küçük kızcağız sayesinde fil ve fare kelimelerinin Arapça olduğunu öğrenmiştim. Şimdi bir de muz ve tabak eklendi. Ayrıca çeyrek kelimesinin Farsi dört manasına "çehar" kelimesinden gelmiş olabileceği iddiası da kafamı karıştırdı. Buyrun buradan yakın.

İranlı dostumuzla konuşurken bir de çorap kelimesinin Farsi asıllı olduğunu konuştuk. Ama fakir yerinde durur mu bir gol de o attı. Ateş kelimesinin aslında "od" kökünden Farsiye geçmiş, oradan da Türkçe'ye geri "ateş" olarak geldiğini okumuş ya bir yerlerde, hemen dile getiriverdi. Sonra da sanki bilirmiş gibi "Daha niceleri var da siz pek bilmezsiniz bu işleri" makamından bir türkü çağırarak konuyu değiştiriverdi.

Pakistan asıllı Amerikalı dostumuzla muhabbette Türkçe bilmeyen birisinin Türkçeyi nasıl hissettiğini, seslerini nasıl algıladığını merak ettiğimi söyledim. Dedi ki "Sizin epey savaş görmüş bir millet olduğunuz dilinizden belli oluyor. Arabi ve Farisi kelimeleri bile kızar gibi söylüyorsunuz. Hiç de yumuşak bir diliniz yok." Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. "Hani" dedi, "Nemçelerin dili şöyle bir kulağı tırmalar ya, sizinkisi o kadar olmasa da biraz ona yakın".

Yengelerin ellerine sağlık, yemekler de çok güzeldi. Hint yemeği yemeyeli bir müddet olduğundan tam da özlemeye başlamışken iyi denk geldi bu davet. Az baharatlı tavuk biryani (Hint usulü baharatlı tavuklu pilav), orta baharatlı nohut yemeği ve baharatsız kıymalı samosa (muska şeklinde katlanmış kızartılmış kıymalı hamur) ana yemeklerdi. Orta baharatlı bir mercimek çorbası ve birkaç çeşit de salata. Menümüz zengindi anlayacağınız.

Birleşmiş milletlerde güzel bir akşam geçirdik vesselam.

07 Aralık 2006 Perşembe

İmtihanlar Bitti Bekle Beni Türkiye

Çok şükür imtihanlar bitti bugün. Bekle beni Türkiye geliyorum.

British Airways ile ilk defa uçucam. Rivayete göre Londra havaalanı çok karışıkmış. Terminaller arası yolculuk yapmam gerekecek. Mesafe ne kadardır, tren ya da otbüs nasıl çalışır bilmiyorum. Görücez, izlenimleri burada paylaşırım.

Daha önce Lufthansa ile uçmuştuk. Münih ve Frankfurt üzerinden. Münih hava alanı yeni ve bakımlı. Geniş salonları var. Ayrıca Lufthansanın servisi de oldukça iyiydi. Dostlara tavsiye ederiz.

Air France ile Paris üzerinden de geçtim bir defa. Çok eski bir terminaldi beklediğimiz. Kadife kaplı rahatsız koltuklar, bakımsız tuvaletler hatırladığım. Belki şimdilerde değişmiştir, kim bilir. Belki de Türkiye'ye reva görülen terminal budur. O da mümkün tabii.

KLM ile uçanlar Amsterdam hava alanının oldukça rahat olduğunu söylüyorlar. Uyumak için yerleri ve mescidi de varmış. Ben hiç uçmadım, servisleri karşılaştıramayacağım.

Yıllar önce bir de THY bağlantılı Delta ile uçmuştum. THY servisi çok iyiydi. Host abimizi de kafaya almıştık, ne istesek getiriyodu gariban. Delta THY'den sonra biraz yavan gelmişti. Amerika içi iç hat uçuşu olduğunu unutmamak lazım tabii. Film seyretmek için kulaklıkları hediyesi 5 dolar karşılığı takdim edşyorlardı. Tuhaf gelmişti biraz. Gavur memleketinde alışıyor insan.

Amerika iç hat uçuşlarında kaçınılmaz olarak Southwest le uçuluyor tabii. Ne de olsa piyasadaki en ucuz bileti çoğunlukla onlar sağlıyorlar. İkram yok denebilir. Sevimli olmaya çalışan hostes teyzeler meyve suyu ikram ediyor gibi yapıyorlar.

Kış görmeyeli çok oldu. Geçen sene kış görmek adına yaptığımız bir dağ yolculuğunu ve gerçek bir dağ başında 70 cm karla kapanan yollar yüzünden 2 gün mahsur kaldığımızı saymazsak kış görmeyeli çok oldu. Sanırım soğuğun nasıl birşey olduğunu unuttum. Keşke kar yağsa ben ordayken. Kardan adam yapar, kartopu oynardım, sanki bana eşlik edecek bir arkadaş bulunurmuş gibi. Kardan okullar tatil olsa belki çocuklar dışarı çıkar bana eşlik eder kim bilir.

Kardan adam yapalım, burnuna havuç takalım, üşüyor bu havada, boynuna atkı saralım.

Türkiye ne kadar değişti acaba? Aşina olduğum binalardan kaçı yerinde duruyor, kaçı yükselen başkalarının gölgesinde kaldı acaba? Sokak isimleri aynı mı, yoksa ben geldikten sonra başa geçen belediye yine sokakların parkların ismini mi değiştirdi? Arka bahçedeki ağaçlar büyüdü mü ki? 261 numaralı otobüs hala bizim evin önünde mi durur? Mahalle camisinin imamı hala orda mı?

Peki ya ben o eski ben miyim?

Bekle beni Türkiye, geliyorum!



Türkiye bekle beni!

05 Aralık 2006 Salı

Osmanlıda Mikroekonomi

Bugün mikroekonomi imtihanına girdi bu fakir. Sevgili Michael Hocamız 15 sayfalık 4 saatlik bir imtihan hazırlamış biz sevgili öğrencilerine. (Bazen bu isimlerin müslümancasını düşününce garip oluyor: Michael-Mikail, Joseph-Yusuf, John-Yahya, David-Davud)

Bir dönem mikroekonomi aldıktan sonra öğrendiğim en önemli şey: MR=MC. Üretim sırasında bir sonraki malı üretmenin maliyeti o maldan elde edilen gelire eşit olana kadar üretime devam etmek gerekiyor.

Şimdi bunun Osmanlı ile ne alakası var diyeceksiniz. Bugün sabah imtihana çalışırken aklıma geçen sene aldığım bir pazarlama dersinde geçen bir hadise geldi. Amerika'da bir üniversitede dersin Hintli hocası birgün "Kapalıçarşı'yı bileniniz var mı?" diye sordu. Arkasından kapalı çarşının nasıl yüzlerce yıl önce kurulduğunu, bugünkü süpermarketlerin atası olduğunu, nasıl verimli bir çalışma mekanı olduğunu hayranlıkla ballandıra ballandıra anlattı ve bu konunun daha derinlemesine araştırılması gerektiğini söyledi.

Elin Hintli hocası Amerikalarda gavur öğrencilere Kapalıçarşıyı anlatıyor da acaba adı Türk iktisat hocaları acaba hiç akıllarına gelip de derste bahsediyor mudur?

Etiketler: , ,

04 Aralık 2006 Pazartesi

UCSD'de Bir Imtihanın Ardından

Biraz önce hayatımın belki de 1000. intihanından çıktım. Şimdi Jason Bey kardeşimizle oturmuş Ekonomi dersine çalışıyor gibi yapıyoruz. O hazırlık için eski ödevleri, ders notlarını vs toparlıyor. Ben de ilk heves ya, izin istedim, bloguma yazı yazıyorum.

İmtihan sabah 8'de başladı. 2 saat 30 dakikalık imtihanda ilk bir saatten sonra yazacak birşey kalmadığına hükmedip pekçok sınıfdaşımın yaptığını yaptım, kağıdımı verip çıktım. Asistan hemen elime bir cevap anahtarı tutuşturdu. Sonuçlara baktım. Sanırım geçicem :)

San Diego'nun trafiği gittikçe daha berbat oluyor.

5 Numaralı otoyol Amerika'nın batı kıyısı boyunca Meksika sınırından Kanada sınırına kadar ilerliyor. En güneydeki büyük şehir San Diego. San Diego kurulurken ve gelişirken hiç bu kadar büyüyeceği düşünülmemiş. Hızlı bir büyüme gerçekleştirip kuzeydeki diğer ilçelerle birleşmiş. Bu da pekçok büyük şehirdeki sorunu beraberinde getiriyor. Trafik en barizi. Dün akşam trafiğin yoğun olmadığı bir saatte eve döndüm. Dönerken de dakika dakika ölçtüm. Tam olarak 26 dakika sürüyor. Sabah buraya gelmem, ara yollardan geçip hile yapmama rağmen, 50 dakika sürdü. Sanırım taşınmak vaktidir.

İmtihandan İzlenimler

Bu yazıda bir düzen olmamasını bağışlarsınız umarım. Malum yarım saat önce imtihandan çıkmanın verdiği sarhoşluk hala üzerimde. İmtihana hoca gelmedi. Bu işletme hocaları da bir garip. Adamlar hoclığı boş vakitlerinde yapıyorlar. Dolu vakitlerinde gidip şirketlere danışmanlık ya da golf oynamak gibi işlerle uğraşıyorlar. (Golf hakkındaki düşüncelerimi bir ara paylaşırım)

Sevgili sınıf arkadaşımız Doug'ın babası sizlere ömür. Janet ablamız Doug'ın birlikte çalıştığı arkadaşlarından. Doug için bir başsağlığı kartı ayarlamışlar. Birazdan bulup onu getirecek, Jason'la birlikte biz de imzalıycaz. Gavur memleketi işte. Arkasından Kur'an okuyacak halimiz yok ya. Toprağı bol olsun.

Galiba yarınki imtihana hazırlanmanın vakti geldi. Ertelemek çözüm değil. Belki ilerleyen saatlerde çalışmaktan sıkılınca birşeyler paylaşırım tekrar.

03 Aralık 2006 Pazar

Muhasebe Dedikleri

Bu işletme işlerine bulaşmadan önce her nasılsa olmuş, muhasebe denilen şeyin bir nevi fen ilimi olduğuna dair bir kanaat hasıl olmuş bu fakirde. Hani yarın imtihan var ya, mecburen ayrıntıları öğrenmek icabediyor. Öğrendikçe hayretim bin kat daha artıyor.

"Gelir" dediğiniz şey kağıt üzerindeki sayılardan ibaret. Aslında hiç kimse gerçek gelirin ne olduğunu bilmiyor. Diyelim araba aldınız şirket için. Bu arabanın ömrü ne kadar? Amortismanı var, yıpranması var. Kaç sene gider bir araba? Ne kadar zaman sorna yerine yenisinin konulması lazım? İşi bittiğinde satsanız yine para eder mi? Ederse kaç para eder? Bunların hepsi tahmin. Tahminler de şirketin durumunu etkiliyor. Ne kadar vergi ödediğini etkiliyor. Sonuçta ne kadar gerliri olduğunu, ne kadar akr ettiğinş etkiliyor.

Sonra, en azından gavurlarda böyle, fazla miktardaki nakit parayı nerede değerlendirdiğinşz de gerliri etkiliyor. Hani paranın kar zarar durumu değil mühim olan. Eğer parayı borsaya yatırırsanız ve derseniz ki ben bunu uzun süre elimde tutacağım, o zaman artışlar azalışlar şirketin durumunu etkilemiyor. Ama bu sene satmaya niyetim var derseniz, o zaman artışı azalışı kar zarar diye kaydetmek durumu hasıl oluyor. Bunun üzerinde oynayarak kötü şirketleri iyi gibi, iyi şirketleri kötü gibi gösterebiliyorlar gerekiyorsa.

Dedik ya fen bilimi değil bu.

Osmanlı Medeniyeti Sitesi: Geçmişi ve Geleceği

Osmanlı Medeniyeti sitesini tasarlamaya ve içerik oluşturmaya California'nın çok da soğuk olmayan bir Şubat gecesi karar verip başladı bu fakir. Bir iki aya kalmadan iki senesi doluverecek sitemizin. Memleketten uzakta olmanın verdiği gurbet duygusu mu desek, Osmanlıya öteden beri duyduğu hayranlığın tezahürü mü desek ne desek, aklına Osmanlı hatırına bir site hazırlamak düştü bir gün. Adresini kaydettirdi, hostingi ayarladı ve TaTa! sitemiz hazırdı.

İçerik hazırlamak sanılmasın ki kolay bir iştir. Ne emekler var bu sitede bir bilseniz. Gönüllüler tarafından gönderilen yazılar ve son zamanlarda yapılan birkaç alıntıyı saymazsak diğer yazıların hepsi itinayla Osmanlı tarihi kitaplarından alındı. Kimseye haksızlık olmasın, emeklerine saygısızlık edilmesin ve dahi telif hakları kanunu çiğnenmesin diye neredeyse asırlık kitaplardan faydalanıldı hep. Keşke elde imkan olsa da Koçi Bey Risalesini de buraya katabilsek ama nerdeee...

Uykusuz geçen geceler, şahsi hayattan yapılan fedakarlıklar ve harcanan emek. Bazıları mail gönderip sitenin şurası niye böyle, tasarımı niye bozuk, yazılar neden biçimsiz vs diye eleştiriyorlar. Nedense kimsenin aklına da daha iyisini yapıp ortaya koymak gelmiyor. Gönüllüler aranıyor yazısı hala sitede görünür bir yerlerde duruyor ama günlük 6000 küsür ziyaretçiden bir tanesi de bizim de bir nevi bir katkımız olsun bari diye aklının ucundan bile geçirmiyor.

Olsun. Olsun. Allah hepsinden razı olsun. Siteye gelip okuyorlar ya o da yeter bize.
Olsun. Olsun. Allah tüm okuyanlardan razı olsun.

Kerim Bey'in hakkını inkar edemeyiz sitede. Aylarca kelimenin tam manasıyla boğaz tokluğuna çalıştı gariban. Tam bir Osmanlı aşığıdır kendisi. Bir de Osmanlıca okuyabileceği bir iş bulsaydı garibim. Edebiyat bölümü mezunudur. Osmanlı tarihini çok iyi bilir. (Siteye harcadığı emekten sonra değme tarihçilere taş çıkartır) Bilgisayardan anlar. Aklında kendisine göre bir iş olan varsa bir zahmet bir haber ediversin.

Site nereye gidiyor?

Site bir yere gitmiyor. Şimdilik gidemiyor maalesef. Bu fakir çoktandır işlerini bahane edip katkılarını azalattıkça azalttı (Bak sen keratanın yaptığına). Kerim Bey de "İki bayram arası site işiyle uğraşılmaz" deyu memlekete rücu ettiğinden beri sitenini pek bakanı kalmadı. Sahipsiz kaldı gariban. Eğer "Erkeklik öldü mü? Biz ne güne duruyoruz" diyen bir yiğit çıkarsa o da haber eylesün, hemen değerlendirelüm.

Olsun. Olsun. Allah hepisnden razı olsun.

02 Aralık 2006 Cumartesi

Dünyaya Merhaba!

Merhaba Dünya!

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde cinler cirit oynarken eski hamam içinde...
Bir varmış, bir de varmış.

Nice zamandır şu blog işine ben de bir el atayım diye düşünürdü bu fakir düşünmeye ya, blog işleri zaman isteyen işler. Öyle heves edip yazmaya başlamakla işler bitmiyor. Arada bir yeni yazı yazacaksın ki blog'um var diyebilesin. Bismillah dedik başladık. Niyet ettik, Allah utandırmasın.

Sevgili bloguma neler yazmak istiyorum? Sanırım içimden geçen herşeyi. Ola ki merak edip okuyanlar bulunur. Bu fakirin heves edip bıraktığı işlerin haddi hududu pek bulunmadığından söyleyecek lafı da çok. Bilgisayar mı dersiniz, tarih mi, gavuristan hakkında mı yazsa yoksa büyük büyük şirketler hakkında mı. Kim bilir zaman neler getirecek.

Niyet ettik başladık, Allah utandırmasın...

Haydi Bismillah...