29 Mart 2008 Cumartesi

Amerika'da Neler Oluyor?

Su siralar sanirim dunyadaki pekcok insanin kafasini kurcalayan bir soru olsa gerek: Amerika'da neler oluyor? Dolar tepetaklak dusuyor, ekonomi goctu gocecek, ekonomik durgunluk (recession) oldugunu herkes kabul ediyor da acaba tumden gocecek mi (depression) diye herkes beklesiyor. Sahi gercekten neler oluyor?

Ey Azizan! Simdilerde pek kimse kendisinden bahsetmese de eskiden bir Erbakan Hoca vardi. Hocam, mubarek, dunyayi ikiye ayiriyordu: Adil duzen ve faizci duzen. Sonra da dunyanin basina ne geliyorsa bu faizci duzen yuzunden gelir derdi hep. Simdi olanlara bakinca insanin kendi kendine "Acaba Hoca'nin hakki mi vardi?" diyesi geliyor.

Efendim kisaca anladigimi sizinle paylasayim. Daha iyi bilenler varsa onlar hepimizi aydinlatsinlar, hep beraber toplu anlama eylemi gerceklestirelim.

Turkiye'de son birakac senedir cok lafi edilen Morgıç Amerikan gavurunda ev almak icin hemen hemen tek yontem. Insanlar biriktirip harcamak aliskanligindan vazgecip, harcayip sonra faiziyle odemek aliskanligini edindikten beri ev fiyatlari almis basini gitmis, tutabilene askolsun. Su fakirin oturdugu ev San Diego vilayetinin ortalama bir semtinde ortalama bir ev. Hediyesi ev fiyatlari tepe noktadayken $600,000 dolarcik idi. Tum sorunlara ragmen hala da 550,000 den asagi etmez herhalde. Simdi bunu okuyanlar fakiri aileden varlikli sanip ic gecirmesinler, biz sadece el kapisinin kiracisiyiz buralarda.

Efendim gelelim sorunun nereden ciktigina. Simdi insanlar bu kadar parayi denklestirip ev alamayacagina gore, gidip bankalarin kapisini caliyor ve faiziyle borc para istiyor. Bankalar evinin ipotegi karsiligi para dagitiyor insanlara. Borc para verembilmek icin de daha buyuk is yapan bankalardan faiziyle borc para aliyorlar. Mesela diyelim ev alan musteriye %7 faizle para veriyorlar, ama kendileri %6 faizle borc para aliyorlar disaridan. Aradaki %1'lik kisim ortada 100 milyar dolar para dondugunde ciddi bir yekun tutuyor. Bankalara para veren buyuk bankalar parayi baska yatirimcilardan aliyor. Mesela devletlerden yahut da cok buyuk sirketlerin yatirimlarindan. Mesela Cin ya da Rusya devleti gelip oraya %5 faizle para yatiriyor. Yahut da IBM, Microsoft, yahut da Wal-Mart emeklilerin parasini tuttuklari hesabi degerlendirmek icin bu bankalara yatiriyorlar parayi. Onlar da %6 faizle diger bankalara borc veriyorlar. Aradaki fark onlarin payi oluyor. Boylece kucuk ev sahiplerinin parasi birkac asamadan gecip dunyanin her yerinden geliyor.

Normalde sistem kendine gore iyi calisiyor. Mortgage genel olarak riski dusuk bir yatirim. Daha baska bir deyisle, ev sahibi olan insanlar ev sahibi olmanin dayanilmaz hafifligiyle ay basi geldiginde pasa pasa bankaya gidip borcunu yatiriyor. Normal sartlarda pek borcunu odemeyen cikmiyor. Son yillardaki sorun sistemin geri tepmesiyle alakali.

Ev alanlarin borcunu odeyip riskin dusuk oldugunu goren buyuk yatirimcilar ellerindeki cok buyuk miktarladaki parayi degerlendirecek yer bulamadiklarindan dogrudan getirip buyuk bankalara yatiriyorlar. Neticede risk dusuk, alacaklari %5 neredeyse garanti. O buyuk bankalar ellerindeki haddinden fazla parayi kucuk bankalara cok soru sormadan veriyorlar. Ne de olsa gelecek %6 garanti. Kucuk bankalar ellerindeki cok miktardaki parayi cok soru sormadan ev alanlara veriyorlar. Ne de olsa %7 garanti. Ortada para cok ama ev alan sinirli sayida insan var. Dolayisiyla bankalar arasi kredi dagitma yarisi basliyor. Onceden bir ev alacak insandan evin parasinin %20'sini cebinde getirip pesin yatirmasini bekleyen bankalar rekabetten dolayi bu miktari gittikce dusuruyorlar. %10, %5, %3, %2 derken cebinde bes kurus parasi olmayan insanlar yuzbinlerce dolar degerinde evleri satin almaya basliyorlar. Bankalar bu kadar kolay kredi dagittikca ev almayi hayalinde bile goremeyecek adamlar ikiser ucer ev almaya basliyorlar. Rivayete gore Las Vegas'taki kumarhanelerde calisan kotu kadinlarin ucer ebser evleri varmis. Talep arttikca ev fiyatlari hizla artmaya basliyor. Birkac sene once 200,000 etmeyen evler bir anda 600,000 dolara satilmaya baslaniyor.

Fiyatlar arttikca bankalar daha da kolay kredi veriyor. Zira borc alan parayi odemese ne gam, ne keder. Nasil olsa adami evden kovup ayni evi bu sefer daha pahaliya yeniden satabilirler. Parayi geri aldiklari gibi cok kisa surede ikinci defa faiz anlasmasi yapabilirler. Kisacasi bir kisir donguye giriliyor. Fiyatlar artiyor, fiyat arttikca normal sartlarda azalmasi gereken talep anormal sartlar yuzunden gittikce daha da artiyor. Veee....

Bir noktaya geliyor, fiyatlar artik ulasilmaz seviyeye geliyor. Ortalama bir ev fiyati 600,000 demek Turkiye'den cok ucuk gorunebilir de Amerika'dan bile dudak ucuklatacak bir rakam. Insanlar ev aliyor, aliyor alamaz oluyorlar. Sonra hani ne demisler atalar "Borc yiyen kesesinden yer". Her kemalin bir zevali oldugu gibi her borcun bir geri odemesi var elbet. Hani biraz once normal sartlarda ev almayi ruyasinda goremeyecek adamlar ev aldilar demistik ya. Iste o adamlar borcunu odeyemiyor. Banka evlerine el koyuyor, veee... Ev satilmiyor tabii. Iki odali 90 metrekare bir apartman dairesine 400,000 dolar vermenin garipligi ortaya cikiyor. Bankalar sikintiya giriyor. %7 geri gelmiyor. Zora giren bankalar duruyorlar, duruyorlar, duramiyorlar. Iflas bayragini cekiyorlar.

Bankalara kim para vermisti? %6'cilar. Hmm, galiba onlarin da parasi geri gelmiyor. Bekliyorlar, bekliyorlar, bakiyorlar, gelen giden yok. Isler kesat, onlar da iflas bayragini cekiyorlar.

Buyuk bankalara kim para vermisti? %5'ciler. Onlar kimdi, buyuk sirketlerin emeklilik fonlari, cok buyuk yatirimcilar, hatta devletler. Iflas etmeseler de onlar da zor gunler gecirmeye basliyorlar. Bunalim oluyor, sikinti oluyor.

"Peki ama, ey garip adam, neden dunya etkileniyor bundan?" dediginizi duyar gibi oluyorum. Efendim, dedik ya faizci duzen globallesen dunyada sinir minir tanimiyor. Turkiye'ye sicak apar girdi, soguk para cikti, mesrubat icti kacti hikayeleri hergun gazetelerde cikiyor zaten. Turkiye'ye bir gunde giren cikan para elbet baska memleketlere de isik hizina yakin hizda girip cikiyor. Amerika'ya yatirimlar ben deyim Avrupa'dan, siz deyin Cin'den, Macin'den geliyor. Dahasi ayni duzen Ingiltere'de, Kanada'da, hatta Avrupa'da da aynen isliyor. Insanlarin morgic morgic diye gozlerinde buyuttukleri duzen yillar yili "medeniyyet denilen tek disi kalmis canavar"in son dokulen dislerinden. Amerika'da olan belki daha kucuk boyutta da olsa her yerde yasaniyor.

"Peki ama tum ekonomi neden gocuyor?" derseniz onun da cevabi var elbet. Efendim, dedik ya para aslinda cok farkli yerleden geliyor morgic duzenine. Buyuk sirketlerin yatirimlarindan tutun da nereye el atsaniz para morgic icin giriyor olabilir. Bu bir. Ikincisi bu ev sahipleri gokten zembille inmis insanlar degil elbet. Onlar da toplum icinde yasayan insanlar, onlar da ev bark, coluk cocuk sahibi vatandaslar. Komsulari, arkadaslari, analari, babalari daha bilmem neleri var. Bir kere bu morgic hadisesinden dogrudan etkilenen insanlar zaten milyonlarca fert. Dusunun bir kere, borcunuzu odeyemediniz diye banka gelse sizi evden atip evinize el koysa kendinizi yeni araba, buz dolabi, camasir makinesi, bilgisayar alacak modda hisseder misiniz? Peki ya tatile cikip para harcar misiniz? Cocugunuzu ozel okula goderir misiniz? Yemek yerken pirzola mi bulgur pilavimi once akliniza gelir? Hmm, ben de oyle dusunmustum.

Dahasi, oglunuz, kiziniz, arkadasiniz, akrabaniz, komsunuz ayni anda bu durumlara duserken sizin icinizden alisveris yapmak gelir mi? Allah sizi inandirsin, ferdiyetciligin doruk noktasi Amerika'da bile insanlarin icinden gelmiyor. Peki ama sonuc ne oluyor?

Efendim, camasir makinesi satilmayinca camasir makinesi fabrikasi isci cikariyor. O isciler issiz kalinca araba alamiyorlar haliyle. Araba satilmayinca lastik fabrikasi yeni yaptirmak istedigi fabirka duvarini bir sene erteliyor. Duvar utasi issiz kalinca aksam pizza yemek yerine iki yumurta kiriyor. Isleri azalan pizzaci oglunu okula arabayla birakmak yerine otobusle gonderiyor. Benzinlikte calisan, daha dogrusu calisamayan Hintli cocuk yemegine daha az kori tozu koymaya basliyor. Ve boyle zincirleme bir reaksiyon gidiyor, sonunda ekonomi zora dusuyor. Tek sorun insanlarin kafasina bir belirsizlik, bir guvensizlik, bir bunalim olmasi.

Bunlar neden oldu demistik? Ha, Erbakan Hoca'ya hakvermistik galiba.

Peki ama aslinda gercekten enden oldu bunlar? Insanlar bu kadar mi basiretsizdi? Bu kadar mi ortada olan sorunu goremediler?

Iste o noktada insanin aklina baska birsey geliyor: "Alma mazlumun ahini, cikar aheste aheste"

14 Mart 2008 Cuma

Yenilenebilir Enerji Kaynaklari

Dunyada petrol ve diger enerji kaynaklari hizla tukeniyor. Aslina bakarsaniz petrol, dogal gaz, komur ve benzeri fosil yakitlar Allah'in bize bir defaya mahsus verdigi buyuk nimetler. Yuzlerce milyon yildir yerin derinliklerinde duran petrolu insanoglu acgozluluguyle cekip cikardi ve savurganca israf etti. Amerika'ya bir kez gelen bir insan ne demek istedigimi daha iyi anlar herhalde. 300 milyonluk ulkede 200 milyondan fazla araba var. yani yetiskin herkesin arabasi var bu ulkede. Daha kotusu herkes her gun daha buyugune heves ediyor. Sanki marifet gibi kocaman SUV'lere binip tek kisi dunyanin benzinini israf ediyor. Isin en kotu tarafi da dunyanin geri kalan kismindaki herkes de filmlerde gordukleri bu hayat tarzina ozeniyorlar. Sonuc: tukenmek uzere olan petrol kaynaklari ve surekli artan tuketim ve talep.

Enerji elbette sadece arabalarda tuketilmiyor. Enerji santrallerinden sanayiye pekcok yerde petrol cokca tuketiliyor. Kimya sanayiinde hammadde olarak kullaniliyor mesela. Kullandigimiz plastikten ilaclara kadar hersey petrolden yapiliyor. Duzgun kullanimasi halinde yuzlerce, hatta binlerce yil yetecek kadar petrol vardi dunyada. Ama biz acgozlu insanlar onu 150 senede tuketmeyi basardik. Ustelik de cevre kirliliginden nesli tuknen hayvanlara, global isinmadan kulturel yozlasmaya pekcok kotu sonucuyla birlikte.

Bati dunyasi artik kendilerine bir cikis yolu ariyorlar. Basta Avrupa olmak uzere pekcok ulke alternatif enerji kaynaklarina yoneliyor. Alternatifler de daha cok yenilenebilir enerji kaynaklari olmasina calisiliyor.

En yaygin insa edilen yenilenebilir enerji santralleri ruzgar enerjisiyle calisanlar. Bu kadar yaygin olmasinin sebebi oldukca basit ve zaten iyice oturmus bir elektrik teknolojisiyle ucuza cok miktarda enerji elde edilebilmesi. Ruzgar yerden yukari ciktikca daha kuvvetli esiyor. Onun bir bir direk dikiliyor ve tepesine 2 MW'a kadar gucte bir motor ve bir pervane takiliyor. Iste size bir elektrik santrali. Kotu haber, ruzgar cani ne zaman isterse o zaman esiyor. Kontrolu mumkun degil. Yil icerisinde baharda, gun icerisinde gece daha cok esiyor. Esmezse elektrik yok.

Bir diger enerji kaynagi gunes enerjisi. Temel olarak iki turlu teknoloji var. Birincisi gunes isinlarini bir yerde yogunlastirip isisini topluyor ve bu isiyi sonra su ya da yag gibi bir akiskani isitip buharlastirarak buhar gucuyle elektrik uretiyor. Ikinci teknoloji Fotovoltaik gunes panelleri. Burada silikondan yapilan ozel devrelerle gunes enerjisi dogrudan elektrige cevriliyor. Bu ikinci tur teknoloji birinciye gore daha pahali, ama daha verimli calisiyor. Gunes enerjisinin kotu tarafi sadece gunduz kullanilabilmesi. Hava karardiysa, ya da mevsim kissa, yahut da gunesin yuzunu cok gostermedigi bir yerdeyseniz, gunes enerjisi kullanamiyorsunuz.

Dalga enerjisi kullanarak elektrik ureten santraller de var. Bunlar denizdeki dalgalarin getirdigi suyu toplyarak ya da denizdeki akintilardan faydalanarak enerji uretiyorlar. Ama dalgalar da ruzgar ve gunes enerjisi gibi sadece belli zamanlarda kullanilabiliyor. Surekli bir enerji saglamak mumkun degil.

Turkiye'de cok kullanilamasa da gel-git enerjisinden faydalanarak enerji uretenler de var. Buradaki temel mantik sular yukseldiginde suyun onune set cekip kapatiyorsunuz. Sonra sular cekilince havuda biriken bu suyu yavas yavas salarak enerji elde ediyorsunuz. Kontrolu daha kolay ama cok buyuk bir alanda buyuk yatirim gerektiren bir proje bu. Ustelik de dunyanin her yerinde gel-gitler ayni sekilde kendini gostermiyor.

Baska bir cok teknolojiler yaninda bir de jeotermal kaynaklar var. Bu da kisaca yerlatindaki cok sicak sulari yuzeye cikarip buhar gucuyle elektrik uretme esasina gore calisiyor. Turkiye sicak yeralti sulari acisindan oldukca zengin bir memleket. Dunyanin toplam bilinen sicak su kaynaklarinin %8'i Turkiye'de. Ege bolgesinde bu kaynaklar daha fazla ve birkac tane de halen calisan jeotermal santral var. Denizli Kizilkaya'daki santral yerden cikan 250 derecelik buhar gucuyle calisiyor. Suyun o kadar sicak olmadigi yerlerde ise isitma amaciyla kullanilabiliyor. Edremit'ten Yerkoy'e bircok il ve ilcede sicak yeralti sulari isitma amaciyla kullaniliyor. Eger bilinen kaynaklar su anki ekonomik degerlere gore degerlendirilirse, Turkiye'nin elektrik ihtiyacinin %5'ini ve isinma ihtiyacinin %30'unu karsilayabilecek seviyede. Yeni kaynkalar arastirilir ve bulunursa bu miktar daha da artabilir.

Jeotermal kaynaklarin en onemli ozelligi surekli ayni seviyede enerji uretebilmesi. Bir baska deyisle yerden cikan su yaz kis, gece gunduz ayni miktarda ve ayni sicaklikta cikabiliyor. Ustelik hicbir yakit vs gerektirmediginden isletme maliyetleri son derece dusuk. Diger enerji kaynaklarina gore son derece buyuk bir avantaj. Surekliligin saglanmasi icin yerden cekilen suyun acilan kuyular vasitasiyla yeniden yeraltina enjekte edilmesi gerekiyor.

Eger Turkiye sahip oldugu jeotermal kaynaklari degerlendirirse elde edilen enerji iki tane Mavi Akim projesinin getirdigi gaza esdeger. Hem de ciddi hicbir isletme maliyeti olmadan, yakit parasi odemeden. Jeotermal kaynaklarimizi degerlendirme zamani artik.

09 Mart 2008 Pazar

Turkiye Nasil Bir Markadir?

Son zamanlarda cokca duydugumuz laftir: Dunya kuculdu, global koy oldu. Peki ama bu nasil birseydir? Bunun dunyada yasayan bizler ve ozelde de Turkiye ahalisi uzerinde etkileri nelerdir?

Her sirketin hedefledigi belirli bir pazari vardir. Kendi pazarinda satilmak uzere urunler ve hizmetler gelistirir. Kendi pazarinin disina cikmaz. Mesela Mercedes bir araba markasidir. Mercedes sirketi araba isinden anlar ve o isi iyi yapar. Normal sartlarda piyasada Mercedes marka bilgisayar ya da ekmek yahut havayolu sirketi goremezsiniz.

Globallesen dunyada devletlerin de markalari ve piyasaya sunduklari belirli urunler vardir. Her ulke belli bir marka sahibidir aslinda. Mesela yuksek teknoloji deyince akla Amerika gelir. Herkesin kullandigi bilgisayar programlari Amerika'dan dagitilir dunyaya. Microsoft, Google, Oracle hep Amerikan sirketleridir. Amerikalilar baska alanda da iyidir. Ama teknoloji Amerikalilardan sorulur. Ayni sekilde hassas muhendislik isleri Almanlardan sorulur. En ince isleri yapan aletleri, makineleri Almanlar ve biraz da Italyanlar yapar. Is makineleri normal sartlarda Brezilya'dan gelmez mesela. Ama dunyanin en egzotik, en balta girmemis ormanlarini barindiran, en ilkel kabilelerin yasadigi yer enresidir desek, Afrika yaninda pekcogumuz Amazon ormanlari diyecektir. O Brezilya'dadir mesela. YA da cogumuz oyle dusunuruz. Halbuki en az onun kadar egzotik, balta girmemis ormanlari ve kimseyle muhatap olmayan yerli kabileleri olan baska bir ulke Endonezyadir. Ama endonezyanin markasi o degildir.

Pekdok ulkenin belirli bir marka politikasi vardir. Devlet politikasi oalrak bunu benimserler ve korurlar. Japonlar sozgelimi elektronikte cok iyidirler. Bunu korumak icin Japon sirketleri urunlerini once ic piyasaya sunarlar. ORada iyice gelistirip olgunlastirdiktan sonra dunyaya satmaya baslarlar. O yuzden gazetelerde gordugumuz pekcok teknolojik urun Japonyada cikar ama dunyaya yayilmasi birkac sene surer. Cunku dunyaya satilan bir Japon elektronik urunun kotu olmasi Japon markasina zarar vereceginden hazirlanmak zorundadirlar.

Cin uretimde cok iyidir. Dunyanin hangi gelsimis ulkesine giderseniz gidin urunlerin pekcogu Cin menselidir. Bilgisayardan ampule, mobilyadan araba yedek parcasina pekcok urun orada yapilir. Markalari, modelleri, teknolojileri o kadar onemli degildir. Ama Turkiye'de bile elinize alacaginiz en basit urunler dahi Cinli bir iscinin elinden gecmistir.

Hindistan ote yandan yazilim sektorune oynamaktadir. Tum buyuk yazilim sirketlerinin Hindistan'da ofisleri vardir. Ofisi olmayanlar orada bir sirketle anlasip programlarini orada yazdirirlar. 1960'larda baslayan hazirliklarin neticesidir bu ve su ana kadar da son derece basarili gitmektedir.

Avrupa'da tatile gidecekseniz gidilecek yer bellidir: Paris degilse Yunan adalaridir gidilecek yer. Isvicre'de tatile gitme hayalleri kurulur ama belki onun kadar guzel Munih'e gitme hayalleri kimse kurmaz. Ote yandan dunyanin alternatif enerji kaynaklari uzerine arastirmalar ve uygulamalar gelistiren merkezi Munihtir. Devlet politikasi oalrak Almanlar bunu yillar once benimsemistir. Onumzudeki yillarda bunu daha cok duymaya baslayacagiz.

Peki ama Turkiye'nin markasi nedir? Turkiye kendini dunyaya nasil sunuyor?

Turkiye'nin de devlet oalrak, ulke olarak bir marka politikasi olmak zorundadir. Hatta bolgelerin, sehirlerin de birer marka politikasi olmalidir. Kendi imkanlari dahilinde bir marka politikasi belirleyip bir anda hersey olmaya calismadan oraya yogunlasmali ve sabirla bunu gelistirmeye calismalidir. Bir tane olmasi da sart degil. Birkac tane buyuk plan, cokca da kucuk planlar olabilir. Ama plan olmak zorundadir. Kismen uygulanan planlar mevcut aslinda. Mesela turizm oldukca onem verilen bir alan ve kotu de degil. Ama bunun yaninda baska planlar da olmalidir. 70 milyonluk bir ulkeye ancak bu yakisir.

Mesela Turkiye'de cok kucumsense de tarim Turkiye icin ciddi bir potansiyel hala. Dunya'da, ya da hic degilse Avrupa'da "Meyve alinacaksa Turkiye'den alinir" ya da "Dunyada en iyi bal Turkiye'den cikar" gibi bir marka neden gelistirilmesin? Tabii bunu babadan kalma usullerle degil de bilim ve fen isiginda muasir medeniyet seviyesinde yapmak lazim. Teknoloji'nin imkanlarini kullanarak ve dahasi arastirmalarini kendimiz yaparak. Amerika'da yapilan yayinlari kopyalayip adina tez diyerek degil de hakikaten arastirmalar yapip kendi topragimizi, cicegimizi iyi taniyarak. Kimseye muhtac olmadan, kimseye karsi asagilik kompleksine girmeden.

Mesela Turkiye bir ulasim merkezi olabilir pekala. Hailhazirda zaten varolan bu durum daha da gelsitirilebilir. "Orta dogudan, Orta Asya'dan Avrupa'ya giden mal bizden gecer" diye bir politika ve buna bagli bir marka olusturulabilir. Bunun icin altyapi hazirlanir, limanlar, hava alanlari, otoyollar, demiryollari yapilir. Sektore hizmet verecek altyapi hazirlanir. Buyuk bir sektor olur. Uc gunlu politikalarla degil de 20-30 yillik planlarla yapilirsa ancak basariya ulasilir.

Mesela Turkiye bir kongre merkezi olabilir. "Dunyada hangi kongre yapilacaksa Istanbul'da yapilir" gibi bir marka olusturlabilir pekala. Gerekli salonlar, oteller, ulasim imkanlari planlanir ve 10 senede Istanbul dunyanin kongre merkezi olabilir kolaylikla.

Mesela "Dunya'da en ucuz ve en kaliteli saglik hizmeti Turkiye'de verilir" diye bir politika gelistirlebilir. Kimse begnmese de Amerika'da yasayan herhangi bir kisi size Turkiye'deki saglik hizmetlerinin cennetten cikma oldugunu soyleyebilir. Turk doktorlarin dunyanin hic bir yerindekilerden daha asagi olmadigini soyler size. Paranla rezil olmanin nasil oldugunu ancak buralarda yasayanlar bilir. Yari fiyatina 5 kat kalitede hizmet veren hastaneler kurulabilir pekala Istanbul'da, Ankara'da, Kayseri'de. Diyarbakir'da. Orta Dogu'nun, Avrupa'nin zenginleri icin cok kaliteli hizmetler verip Turkiye'yi dunyanin saglik cenneti haline getirebilir pekala.

Mesela "Dunyanin kaplica merkezi Turkiye" gibi bir marka olusturulabilir pekala. Dunyanin cok az yerinde var olan kaplica imkanlari Turkiye'de var. Bunu hem ic piyasa hem dis piyasa icin degerlendirmek cok da kolay aslinda. Yeter ki boyle bir politika gelsitirilsin ve calisilsin.

Sahi Turkiye'nin dunyadaki markasi nasil bir marka bugun?

07 Mart 2008 Cuma

Turkcede Organ Isimleri ve Kelimelerin Kokleri

Coktandir fakirin kafasini kurcalayan bir mesele var. Turkcedeki organ isimleri hep biriyle alakali. En azindan kafiyeli. Acaba neden ola diye merak edip dururum nice zamandir. Ustelik bu fakir Ankara'da dogmus buyudugu, Turkce'nin "koylu lehcesi" diye kucumsene kucumsene unutulmaya yuz tutan guzel ayrintilarini hicbir zaman ogrenmedigi halde bu durum dikkatini cekiyor. Acaba Anadolu'nun degisik yorelerinde koylerde kullanilan organ isimleri ne kadar fakiyelidir?

El, kol, dil, bel
Ayak, bacak, kulak, kucak, dudak, yanak, parmak, tirnak, dirsek, böbrek, yürek, bıyık, topuk (burada sanki -ak/-ek/-uk seklinde bir ek var gibi duruyor)
Baş, kaş, diş, döş
Alın, burun, karın, beyin, (acaba "yalin ayak"taki yalinin bununla alakasi var midir?)

Bir de hayatin en temel ihtiyaclarini gosteren kelimelerin en basit sekilde soylenen kelimeler oldugunu dusunmusumdur hep. Gozunuzun onune Orta Asya bozkirlarinda gocebe yasayan bir toplum getirin ve su kelimeleri dusunun:

at, ot, et, od, it, ad, su, tas, taş, aş, yel, kar, yurt, koy(un), mal, döl, ol/ul(oğul), kız, dağ, gök, yer, bit, ak, al, gök (mavi ya da yeşil renk, gök rengi manasına), şiş, bez, yün, çöp vs.

Bozkırda gocebe olarak yasayan insanlarin hayatinda var olacagini dusundugunuz diger kavramlari dusunurseniz yine cogunlukla kisa ve kolay soylenen kelimelerle karsilasacaksiniz. Eger bir kelime 3 ya da daha fazla heceliyse buyuk ihtimalle yerlesik hayata gectikten sonraki doneme ait olsa gerek.

Sahi aramizda bizi aydinlatabilecek bir etimolog var miydi?

20 Ocak 2008 Pazar

Silikon Vadisine Bir Seyahat

Gecen hafta kismette varmis Silikon Vadisi taraflarina dogru bir kesif gezisine ciktik. Bir grup ogrenci arkadasla beraber bir haftalik bir gezi cercevesinde bazi sirketleri gezip diger bazi sirketlerden mudurlerle de kahve icip muhabbet ettik.

Ilk gun varir varmaz emailime baktigimda Microsoft'tan gorusecegimiz kisinin mail atip gorusmeyi ertelemek istedigini gordum. Hemen hadiseye el atip adamlarla ayni gun icinde bir gorusme ayarladik ve gidip kapiya dayandik. Microsoft aslinda Seattle Havalisinde bir sirket. Asil merkez Redmond. Ama Mountain View'da da AR-GE birimlerini de icered birkac bin kisilik bir kampusleri var. Bizim gorustugumuz kisiler Televizyon birimindendi. Aldigimiz ipuclari Microsoft IPTV isine ciddi asiliyor ve onumuzdeki zaman diliminde daha cok cuyacagiz Microsoft IPTV urunlerini.

Ertesi sabah YouTube'den bir elemanla gorustuk. Unvani "Product Manager" (Urun Muduru) ama baksaniz benden genc bir Hintli oglancik. YouTube daha YouTube olmadan ve dahi Google hadiseye el atmadan ocne YouTube'de ise baslamis muhendis oalrak. "Ilk zamanlar 15-20 tane muhendistik. Isteyen cani ne istiyorsa onu ekliyordu YouTube'a" diyor arkadas. Sonradan isler buyudukce birilerinin biraz daha one cikip ne yapilacagina karar vermesi, digerlerine liderlik etmesi gerekmis. Buna da muhendislerin basina gecip onlari idare etmek dusmus. Google YouTube aldiktan sonra da product manager olmus. "Onumzudeki gunlerde cep telefonlarinda YouTube'u daha cok goreceksiniz. Gozunuzu acik tutun" dedi.

Oradan cikip Adobe'ye gittik. Adobe tam vadide degil aslinda. San Francisco'da. Yagmurlu bir gunde park yeri aramak pek de keyifli bir is degildi. Ama gorusme oldukca verimli gecti. Iki kisiyle gorustuk. Ikisi de oldukca cana yakin sevecen insanlardi. Sirkletleri hakkinda bize epey aydinlatici bilgiler verdiler. Bu grup aslidna Flash'i gelistiren Macromedia grubuymus. Adobe sirketi satin alinca onlar da Adobe calisanlari olmuslar. Anlatilanlara gore Adobe kulturu takim calismasina dayanan bir yardimlasma kulturu. Kimsenin baskalarini yipratmasi pahasina sivrilmesine izin verilmiyormus. Urunler de yine mobil cihazlarda yogunlasiyor. Adobe yeni bir platform gelistirmekle ugrasiyor bugunlerde. Cep telefonu sirketleri icin video da dahil verileri telefonalra ulastiracak bir platform gelistirmeye calisiyorlar. Urun de sirket de fakirin hosuna gitti.

Oradan Salesforce.com'a gittik. Gregg abimiz oldukca samimi davrandi bize. Tum sorularimizi ictenlikle cevapladi. Sirket hakkinda epey bilgi verdi. Salesforce.com sirketlerin satis elemanlari icin yazilim gelistiren bir sirket. San Francisco'da 1 Market Street'de ofisleri. Sehrin tam gobeginde, korfezin kenarinda yani. Zengin bir sirket olsa gerek.

Ertesi gun Apple vardi sirada. Apple Cupertino merkezli bir sirket. Bekledigimin aksine binalari disaridan hic de "Biz Apple Binasiyiz" diye bagirmiyordu. Ne buyuk tabelalar var ne de isikli parlak yazilar. Bina yolun kenarinda olmasina ragmen yolumu sasirdim deyim de varin siz hesabedin. Apple kulturu bana pek uymadi. Ozellikle iPod ve simdi de iPhone ile bir bilgisayar sirketi olmaktan cok bir elektronik sirketi olmaya dogru daha cok yol aliyor Apple. Adlarini da degistirdiler bir sure once. Artik "Apple Computers" degil sadece "Apple Inc". Yabanci ulkeden gelen eleman almamalari bir yana kulturleri de muzikle icli disli, partilerde boy gosteren, hayatini yasama derdinde, tabirimi mazur gorun "firlama" pazarlama elemanlarina hitap ediyor. Sirket acisindan iyi olabilir bu tabii. Sonucta sattiklari urun temelde muzik dinlemeye yarayan bir alet. Lakin fakiri pek acmadi ortam.

Sonra Intel'e gittik. Ev sahibimiz olan abimiz de cok iyi davrandi bize. Intel "mikro islemci" kavramini ilk ortaya cikaran ve bunu bir urun haline getiren ilk sirket. 1970'lerde bilgisayar hafiza cipi yaparak gelisen ama sonra Japonlarin bu piyasaya hakim olmasiyla 1985'den itibaren islemci piyasasina giren bir sirket. Intel'de oturmus bir piyasaya hakim, gelismis, buyuk ama yenilik yapamayan bir sirketin sancilarini gorduk. Bugun hayat iyi ama peki yarin? Intel ozellikle buyuk sirketler icin sunucu (server) pazarina ve kucuk tuketici elektronigi ciplerine yoneliyor. Yarin ne olacagini hep birlikte gorecegiz.

IBM de benzer problemler yasayan bir sirket. 300,000 den fazla elemani olan dev bir sirket. Kendini yeniden kesfetme ve tanimlama sikintisi ceken bir sirket. Birkac yil once laptop birimlerini Cinli Lenovo sirketien sattilar. Su anda bir bilgisayar sirketi olmaktan cok bir hizmet sirketi olmaya calisiyorlar. Yazilimi ve bilgi depolamayi da servis oalrak sunacak sistemler uzerinde calisiyorlar. Bir iki yil once Price Waterhouse adli isletme danismanlik sirketini de satin almislardi. Onumzudeki 5-10 yil icinde IBM nasil b sirket olacak hep irlitke gorecegiz. ORadaki gozlemim IBM buyuk bir devlet sirketi gibi. HEr ne kadar gittigimiz birim ARGE birimi olsa da sirketin eskiligi, kulturunun farkliligi, calisanlarin yas ortalamasi hemen dikkat cekiyor. Ise eleman alirken de oncelikle sirket icinden eleman aldiklarini, eger bulunamazsa o zaman disari acildiklarini, 300,000 kisilik bir sirkette bunun cogu zaman gerekmedigini, ise yabanci eleman pek almadiklarini ve girebilmenin en iyi yolunun stajyer oalrak girip oradan kaliciliga gecmek oldugunu acikca soylediler zaten. Eh, demek IBM'de bize pek ekmek var gibi gorunmuyor.

Cisco Internetin %70'ini kuran sirket. Son kullanicilar pek farketmese de internete her baglandilarinda Cisco urunlerini kullaniyorlar zaten. Lakin temel sorun bu pazar buyuk oranda doyuma ulasmis durumda. Ya internet altyapisi ciddi bir gelisme gosterecek. Ya da Cisco kendine baska is arayacak. Onlar ikisini de yapmaya calisiyorlar. IPTV bu islerden birisi. Internet uzerinden video aktarimini populer hale getirmeye calisiyorlar ki herkes video aktarmaya baslarsa gerekli baglanti hizleri yeni yatirimlar yapmayi gerekli kilsin ve Cisco para kazanmaya devam etsin. IPTV, goruntulu telefon, internet televizyonu gibi urunler yaninda Telepresence diye bir urunleri var. Iki farkli yerdeki kisilerin ya da kucuk gruplarin sanki ayni masa etrafinda gibi gorusme yapmasini saglayan ilginc bir sistem. Meraklisina hararetle tavsiye edilir.

eBay malumalniz interntten acik artirma usulu satis yapmaya imkan veren bir site. Gecen sene bizim memlekette de "GittiGidiyor.com" u satin aldilar kurucularindan. Bizim gorustugumuz hanimefendi eBay Giving bolumunde calisiyordu. Kisaca kar amaci gutmeyen kuruluslara ebay satislari vasitasiyla yardim etmeye calisiyorlar. Kuruluslar kendileri ebayde faaliyet gosterebildikleri gibi diger saticilar da ebay'de elde ettikleri gelirlerinin bir kismini baska bir kurulusa bagislayabiliyorlar. Eger saticilar bunu yaparlarsa satislari artiyor, cunku alicilar yardimda bulunan saticilari tercih ediyorlar. Herkes icin karli bir durum yani.

Oracle veritabani ile es anlamli bir kelime. Sirketin yeri San Francisco'ya yakin San Mateo denilen muhitte. Cok katli binalardan olusan icinde bir kocaman golu de olan dev bir kampusleri var. Oracle da Intel gibi cok basarili bir urunle piyasaya cikan ve tum zenginligine ragmen artik doyuma ulasan piyasada kendini yeniden kesfetme cabasi veren bir sirket. Artik veritabani oturmus bir teknoloji ve MySQL basta olmak uzere pekcok ucretsiz ve son derece basarili urunle rekabet etmek zorunda. Onlar da bu rekabete devam ederken bir yandan da veri depolama, ya da is sistemleri yonetimi gibi yeni ve ilgili alanlara giris yapiyorlar. Artik Oracle SAP'nin rakibi olarak piyasada. Sirket kulturu oldukca rekabete dayali bir kultur. Yukselmek icin birilerini ezmek gerektigini sirket icindekiler de gizlemiyorlar. Her ne kadar fakirin veritabani konusunda diplomasi varsa da bu sirket ilgisini cekmedi.

Symantec virus tarama programlariyla piyasaya cikan bir sirket. O piyasada buyuk basari gosterip yeni arayislara girince bir yandan sirketlerin bilgi guvenligi uzerinde yogunlsmislar, bir yandan da veri depolama konusunda atilimlar yapiyorlar. Bu piyasada henuz yeniler ama iddialari buyuk. Son derece basarili, ozguven sahibi elemanlari var. Bakalim nasil basaracaklar burada tutunmayi.

Sun Microsystems server piyasasinin eski sakinlerinden. Hala da gelirlerinin ciddi bir kismi biuradan geliyor. Ama malum artik o piyasa pek buyumuyor. Hele Sun icin. Onlar da son yillarda "open source" urunlere yoneliyorlar. Java basta olmak uzere ucretsiz dagitilan urunler piyasaya surup onlarin yan hizmetlerinden ve egitimlerinden para kazanmayi hedefliyorlar. Gectigimiz gunlerde MySQl'i de yanlis hatirlamiyorsan 1 Milyar dolara satin aldilar. Gidisat iyi yonde. Bir de Sun hakkinda ogrendigimiz ilginc bir bilgi herkesin evden calistigi yonunde. Pekcok insan sirkete ayda bir ya da iki ayda bir ugrayip soyle bir gorunuyormus. Idareciler bile sirketteki odalarini biraktiklarinda ger alabilmek icin genel mudur seviyesinde imza almalari gerekiyormus. Sirket bunu tesvik ediyor. San FRancisco'ya yakin sirkette San Diego'da evinden calisan oldugunu biliyordum da (Arasi herhalde 700-800 km vardir) Alaska'ya tasinanlar oldugunu, hata Kanada'da Alberta'nin daglarina yerlesenler oldugunu hic duymamistim. Ama neticede calisabilmek icin gereken uc sey bir bilgisayar, yeterince hizli bir internet baglantisi ve de evden calisabilme azmi.

Kisacasi Silikon Vadisinde guzel bir hafta gecirdik. En cok goze carpan yeni teknolojiler mobile cihazlar icin gelistirilen yeni teknolojiler, buyuk sirketlerin veri depolamasi icin geslitirilen yeni teknolojiler, IPTV ve diger video tabanli teknolojiler ve bir de tek paketlik urunden ziyade platform tabanli surekli hizmet gerektiren urun kavrami. Yakinda bu kavramlar Turkiye'de de kendini hiseettirmeye baslar.

31 Aralık 2007 Pazartesi

IPTV Ne Demek?

IPTV kisaca IP aglari uzerinden televizyon yayini demek. Daha az teknik olarak soylememi isteyenlere ben genelde %100 dogru olmasa da "Internet uzerinden televizyon yayini demek ve televizyonu telefon girisine takyorsun" diyorum.

IPTV aslinda telekom sirketlerinin kablo sirketleri karsisinda rekabet gucu kazanabilmek icin icadettikleri bir teknoloji. Soyle ki, bir sure oncesine kadar pekcok ulkede kablo TV ve telefon sirketleri regule ediliyordu. Yani devlet her sirkete belli bir alanda faaliyet gosterme yetkisi veriyor, o alanda kanunlar vs vasitasiyla rakipsiz olmasini sagliyor ve baska alanlara da girmesini engelliyordu. Kablo TV sirketleri telefon hizmeti sunmadiklari gibi telefon sirketleri de sadece telefon sirketi oalrak kalmak zorundaydilar. Artik bu durum degisti. Cogu ulkede regulasyonlar kalkti. Herkes herkesin isine burnunu sokmaya basladi. Telefon sirketleri internet hizmeti sunmaya basladilar, kablo TV sirketleri de hem internet hem telefon.

Hal boyle olunca kablo sirketleri uc hizmeti birden sunmaya baslamis oldular: (triple play) TV, internet, Telefon. Telekom sirketleri sadece telefon ve internet sunduklari zaman rekabet gucleri azaldi. IPTV bu rekabeti dengeleme cabasi iste.

Aslinda IPTV pekcok yeniligi de beraberinde getiren bir teknoloji. Klasik kablo TV'de televizyon yayini kablo uzerinden tum aga ayni anda yapiliyor. Yani aslidna tum kanallar binanizin icine kadar geliyor ve orada takilan bir filtre ile sizin hangi kanallari seyredebileceginiz ya da hizmeti alip almayacaginiz belli oluyor. Sirketin kontrolu sinirli. Kim neyi ne zaman seyrediyor, kim hangi reklami goruyor vs bilemiyorlar.

IPTV ise IP agi uzerinden calistigindan kisiye ozel yayin oluyor. Bir nevi YouTube gibi. Sunucu kimin neyi seyretmek istedigini biliyor, yayni ona gore gonderiyor. Herkes yalnizca izlemek istedigi yayini aliyor. Aglarin verimi artiyor. Teorik olarak sonsuz sayida kanal hizmete sunulabiliyor. Mesela kabloda sadece cok kisi tarafindan seyredilen belli absli buyuk kanallar yayin yapabilirken IPTV'de Erzurum'daki bir ilce kanalinin Istanbula yayin yapmasi mumkun oluyor. Hem kanalin sahibi olan sirket hem de yayini ulastiran telekom sirketi bu isten karli cikiyor. Reklamcilar reklamlarini hangi saniyede hangi kullanicinin (Sadece kac kisinin degil Ahmetin ya da Mehmetin) izledigini biliyorlar.

Turkiye henuz bu konuya hazir degil ama Avrupa coktan bu teknolojiyi kullanmaya basladi. Fransa bu iste basi cekiyor. France Telecom ve Free birer milyon aboneyle basi cekiyorlar. Neuf Cetegel 600,000 aboneyle onlari takip ediyor. Diger kucuk oyuncularla birlikte yaklasik 3 milyon abone var. Ispanya (Telefonica, Jazztel) ve Italya (Fastweb, Tiscali, Telecom Italia) yaklasik yarim milyon aboneyle onu takip ediyorlar. Belcika (Belgacom) ve Isvec (TeliaSonera) 300 bin aboneye sahipler. Avrupanin iki buyuk ulkesi Ingiltere ve Almanya bu yarsita gerideler. Ingiltere'de guclu bir uydu ve kablo yayini var ve IPTV son kullanici icin henuz ciddi bir yenilik getirmiyor. Almanya da ayni sorunlarla karsi karsiya. Dogu Avrupa ulkeleri bile ciddi abone sayilarina ulasmaya basladilar. Mesela Telefonica istiraki olan O2 Cek Cumhuriyetinde 60,000'den fazla aboneye ulasti gectigimiz aylarda.

Turkiye de dahil tum ulkelerdeki televizyon yayinciligi cok uzak olmayan bir gelecekte IPTV'nin bir sekline gecis yapacak. Ister kablo olsun ister telefon hattindan, IPTV'nin getirdigi yeniliklere dirnemke ne kullanicilar icin ne de sirketler icin mumkun degil.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Amerika'da Kurban Bayrami

Her toplumun kendine has adetleri var muhakkak. Christmas gavurlarin bayrami. Kurban bize has bayram. Biz deyince muslumanlari kasdediyorum tabii. En cok da Turkleri. Bilmiyorum baska yerlerdeki muslumanlar icin nasil bir anlam ifade ediyor bayram.

Kurbandan birkac hafta evvel bizi aldi bir telas. Nasil etsek de kurban kessek. Bir yerlere bagislamak her zaman icin kolay bir cozum. Ama hani nasil desem, bizi "biz" yapan seyler vardir ya... Mesela buraya gelen Cinlilar adlarini degistirirler. Yun Victoria olur, Chen Jenny, Bo'ya Jason demeye baslarsiniz. Cunku oyle isterler. Turkler de bazen yapiyor bunu. Mehmet Mo oluyor, Hasan'a Brian demeye basliyorlar. Iste o zaman ben uzuluyorum biraz. Buyuk soylemeyeyim simdi. Summe hasa. Yarin bana da Kenny derler merler, neme lazim. Kimsenin sahsini da suclamak ne niyetim ne haddim. Lakin hani nasil desem, birileri oyle yapinca biraz "biz"den bir parca gitmis gibime geliyor. Sonra mesela Christmas gelince kapiya celenk asanlar cikiyor. "Onlar" gibi aynen. Neyse konumuz kurban.

Kurban "karib" olmak demek. Allah'a yaklasmak. Bir cani kurban ederken yaradilisin en ust makaminda oldugunu hatirlamak. Allah'in emrini yerine getirerek kullugunun farkina varmak. Yaradilis karsisinda Allah'in verdigi bir hak olarak ustunlugunu kabullenmek ve o hakki veren karsisinda iki buklum olmak demek. En efdal olani kendi eliyle kurbani kesmek. Buyuklerimiz bize hep boyle bellettiler.

Cocukluktan beri boyle gormusuz ya dedemizden, biz de "imkan olunca kurbani kesmek gerek" diye bir telasa dustuk. Lakin ara ki kurban bulasin. Amerikalilar da ogrenmisler kurbani. Hem Araplar, Pakistanlilar ve sair muslumanlar bizden erken davranmis, piyasadaki kurbanlik koclari toplamislar. Zaten bu gavurun memleketinde koyun yenmiyor. Kokusundan mi nedir bilinmez, koyun yiyen pek az. Olani da cok bekletmeden yasini doldurunca hemen kesiyorlar. Ustelik kurbani ogrenen Amerikalilar fiyatlari yukselttikce yukseltmisler. Normal sartlarda 80-100 dolara satilan bir koyun cikmis 200-250 dolara. O da bulursan. Hani nerdeyse ortada kaldik.

Dahasi hadi hayvani buldun, nerede keseceksin? Hayvani yatirip, ayagini baglayip bes kisi bir koyunun basinda "Allahu Ekber!" diye bagirmaya baslayinca gavur ahalisine biraz garip geliyor galiba. Dahasi bunun kanunu var, nizami var. Bizim memlekette oldugu gibi apartmanda kapinin onune yatirip kesemiyorsun. Ciftlik sahiplari bile razi olmuyorlar kestirmeye.

Derken bir kiymetli abimiz bir Amerikali teyzenin ciftliginden kurbanlik koc almis. Hani koc da koc yani. Sirtina bin, sirat koprusunu dort nala gec. Masallahi var hayvancigin. Ama gel gor ki kadinin elinde baska hayvan kalmamis. Sonra rica minnet eger baska yerden bulursak bize orada kesebilecegimizi soyledi teyze. Eh gerisi uc nalla bir ata kaldi.

Bayramdan onceki pazar gunu bir yerlerde kurban olduguna dair bir haber ulasti bize. Kosup baktik, kucuk mucuk demeden aldik kurbanimizi. Goturup teyzenin ciftligine bagladik. Allah kabul etsin.

Kurban gunu Ahiskali kardeslerin evinde bayram namazi kildik. San Diego'da herhalde 30-40 aile varlar. Sagolsunlar evlerini acmislar. Namazimizi kildik. Arkasindan ikram fasli basladi. Bir sofra donatmislar, padisah sofrasi mubarek. Bir kus sutu eksik. Borekler, corekler, sarmalar, tatlilar... Ne ararsan var. Oturup karnimizi doyurduk. Gecmislerine dua ettik. Sonra nihavend makamindan "Bize artik kurban yollari gorundu ey yar" sarkisini soylemeye baslarken birisi geldi "Bize gelmeyecekmisiniz?" dedi. Bayram ziyaretine onlara gitmek lazim simdi. Peki deyip gittik evlerine. Zaten bircok aile bir arada oturuyorlar. Kapidan girdik, ilkinden daha mukellef bir sofra bizi bekliyor. Oturunca "Hadi buyrun" dediler. "Yeyin ki gecmislerimizin canina degsin". "Ama biz daha yeni yemistik" dememize gerek yoktu, zira onlar da bizimle beraberdiler oteki tarafta. Bayram ya gonulleri hos tutmak lazim. Bismillah dedik basladik, dolmalarin tadina baktik, Ozbek pilavindan bir iki kasik aldik. Hatir sorduk, gecmislerine dua ettik. Cikmak uzereyken bir digeri geldi "Bize de gelin".

Orada da ayni sofra. Artik dostlar espiri yapmaya basladilar. "Aman dostlar" dedi birisi. Bu isin sakasi olmaz. Sonra oradan birisi seslendi "Biz bu yemekleri artik etmeyelim ayip olur" Turkmen arkadasimizi cevap verdi "ASil artik etmezseniz yemegimizi sevmedi derler o zaman artik olur". Karnimizi ucuncu defa doyurduk, gecmislerine dua ettik. Ayrildik.

Allah hepsinden razi olsun. Pekcogumuzun unuttugu varlikta da darlikta da "ikram" gelenegini yasatanlarin hepsinden. Bunlar durumlari kotu cok olmasa da zengin insanlar degiller. Sagda solda isci olarak calisan, gavurun memleketinde yol yordam bilmez, dil anlamaz garip insanlar. Ama simdiye kadar boyle ikrama cok az rastladi bu fakir.

Ne diyorduk? Ha kurban. Kurban kesecegimiz yere vardik, baktik bir ciftlik evinin bahcesi. Sagolsun Amerikali teyze bize ortami hazirlamis. Kurbanlarimizi kestik. Ahiskali abilerden ikisi yardim gelmistiler. Birisi zaten hayvancilik yaparmis Rusyada. 3 saatte 6 koyunu halledip yola ciktik. San Diego Turklerinden baska bir yerde kurban kesen olmadigindan ortam kalabalikti epeyce. Bircok arakdas bizi yalniz birakmadilar sagolsunlar.

Kurban kesen abiler sagolsunlar kurbanlarinin cogunu biraktilar oracikta. Hani kurbani aslinda paylasmak efdal olan ya, abiler de herkesle paylasalim diye eve goturmek icin birer parca aldilar, gerisini piknikte yenmek icin Ahiskali ablalara teslim ettiler. Cumartesi piknik oldu. San Diego daglarinda bir parkta yuzlerce insan. Ablalar sagolsunlar etlerden Ozbek pilavi yapmislar. Birazini kavurmsular. Biraz manti yapmislar. Yanina bin daha katip herkesi iyice bir doyurdular.

Yemek bahane, deermisim. Simdi deminden beri bayram bahane edip yemek anlattigim su yazima, sonra da gobegime bakanlar hemen inannir zaten dedigime. Ister inanin, ister inanmayin, bayram vesilesiyle dostlari gorup hasbihal etmek, yeni dostluklar kurup eskileri pekistirmekti en buyuk kazancimiz bayram pikniginden.

Kurban havasi baska oluyor. Ne de olsa bizi "biz" yapan degerlerden birisi kurban. Eger kurban kesmeyeceksek, biz oldugumuz nereden belli olacak ki? Insaallah bu bayram "biz" olmaya biraz daha yaklasmisizdir.